Image Hosted by ImageShack.us

FOTOĞRAFTA ‘ETİK’ SORUNU

Türkiye’de son yıllarda belgesel fotoğraf üzerine konuşmalar/tartışmalar sürdükçe ben de yazılarımda okuyucu ile paylaşmaya çalışıyorum. Geçen yazımda ‘fotoğrafçının tutumu’na değinirken etik kavramına da kısmen değinmiştim. Bugünlerde bu kavramları anımsamak, kapsamlarını, içeriklerini yinelemek gerekli görünüyor.

Çağımızda ciddi bir problem olan kültürel yozlaşma ne yazık ki fotoğraf üreten kimi ‘sanatçı’ları da etkilemiş gözüküyor. Günümüz sanatçıları her ne kadar piyasa koşullarına teslim olmadıklarını, teslim olmamak için direndiklerini söyleseler de ...gerçek böyle değil.

Teknolojik gelişimin hız kazanması ve fotoğraf makinelerindeki gelişimi fotoğrafta yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirirsek bu yeni durum, fotoğraf alanında birçok kabul görmüş değerlendirmelerin, tanımların, kavramların yeniden tanımlanmasını, kavramlaştırılmasını da gerekli kılmaktadır.

Bu yeni durum karşısında “belgesel fotoğrafın kendine özgü, yalnız kendine ait bir etiği ve estetiği olmalı” tezinde bulunsak birçok fotoğrafçı buna karşı çıkacaktır. Yine de deneyelim. Bir de belgesel fotoğrafı, genel fotoğraf alanından ayrı bir alan olarak tanımlasak kıyamet kopar mı acaba? Bunu da bir düşünelim.

Hâlâ tartışılmakta olan belgesel fotoğrafın tanımının yapılması, içeriğinin tespiti, salt belgesele özgü olanın belirlenmesi ve o tanıma göre etik konusunun irdelenmesi zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Bir fotoğrafçının üretirken yaratıcılığına en uygun alan kurmaca, deneysel ya da kavramsal fotoğraftır. Bu alanda fotoğrafçı kendine özgü, kişisel fotoğrafını yaratabilir. Fotoğrafçı, her türlü malzemeyi bir kurguya göre şekillendirir, onları kendi fotoğraf öznelinin nesnesi yapabilir. İnsanı da kendi kurgusunun bir parçası olarak kullanabilir.

Belgeselde durum böyle değildir. Ya da böyle olmamalıdır. Belgeselde fotoğrafçı ondan bağımsız olarak, kendi gerçekliği içinde var olan malzemeyle çalışır. Burada her malzeme olduğu gibidir. İnsanı da olduğu gibi kabul eder. Görüntü fotoğrafçının isteğine, keyfine, öznelliğine, dünyasına göre kurgulanmaz, belgesel malzemesine göre tasarlanır ve malzemeye rol biçilmez, onların kendi rollerini üstlenmesine izin verir. Ama bunu yaparken kendi gerçeğinin (öznelinin) izini de sürer. İşte etik sorunu da burada başlar. Sanat fotoğrafında ya da fotoğrafın sanat için kullanımında (bundan sonraki tekrarlarda kısaca sanat fot. diyeceğim) malzeme, fotoğrafçıya göre konumlanır. Belgeselde ise fotoğrafçı malzemeye göre konumlanır. Sanat fot.da ve belgeseldeki bu konumlanma etik ve estetik ilişkilerine de yansır. Sanat fot.da estetik önce gelirken etiği belirler, yönlendirir, hatta değiştirir. Belgeselde ise etik önce gelir ve estetiği belirler, yönlendirir. Sanat fot.da fotoğrafçının gerçeği öncedir. Belgeselde malzemenin gerçeği önce gelir.

Belgesel fotoğrafçı nesnelerin gerçeği için kendini aracı kılar. Sanat fot.da fotoğrafçı kendi fotoğrafını öznel olarak kurar (öznele göre, öznel öncelikli ve de estetik öncelikli). Belgesel fotoğrafçı ise ‘nesnel’dir, fotoğraftan yararlanarak nesnelerin dünyasını anlatır (nesneye göre nesnel öncelikli ve tabii ki etik öncelikli).

Buradan belgeselci için estetik gereksizdir sonucu çıkmaz. Nesnelerin dünyasını anlatırken (etik duruş), amaca ulaşmak için nesnenin gerçekliğine bağlı kalarak estetik bir dünya oluşturabilir. Bu da bir etik duruştur aslında. Belgeselci de eninde sonunda fotoğrafçıdır ve kendi gerçeğinin, öznelinin peşindedir. Ancak belgeseldeki kurmacaya göre, fark kişisel olarak peşinde olduğu gerçeğin, gerçekliğin aranmasında irdelenmesinde, yansıtılmasında tutulan yoldur, benimsenen yöntemdir. Gerçeğin, gerçekliğin görülmesinde, algılanmasında, onların kendilerini, kendi gerçeklerini, kendi ‘rollerini’ oynayarak yansıtmalarına olanak sağlar. Burada sorun, belgesel fotoğrafçının öznel yorumuyla (yansıtmasıyla), nesnel dünyanın gerçeğinin çelişmemesi, ters düşmemesidir.

Ve son olarak belgesel fotoğrafta ‘kurmaca’ ölçüsünün, ‘nesnel’ duruşu gölgelememesi, ona baskın çıkmaması gerekir.

Etik kavramının her şeyden önce insan hakları alanıyla bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Fotoğrafçı her öngörüyü sorgulayabilmeli, her değeri yeniden irdeleyebilmelidir ve tüm bu arayışlarına düşünsel bir zenginlik kazandırabilmek de zorundadır.

Murat YAYKIN
www.laleperaytek.com

Uyarı:Sitemizde yer alan yazılar yazarlarından izin alınarak yayınlamakatdır

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

UNUTMAYALIM DİYE (IT IS: LEST WE FORGET)- Gokhan BEDIR



UNUTMAYALIM DİYE (IT IS: LEST WE FORGET)


Daha çok bitmemiş fotoğraflarla ilgileniyorum, anlamlı ve diyalog kuran ya da bir konuşmayı başlatan fotoğraflar. İçine girilemeyen, kapatılmış, bitirilmiş fotoğraflar değil istediklerim…


Paolo Pellegrin


Umutları tükenmiş erişkin yüzler, arka planda gölgelere boğulmuş dikenli tellere tutunan çocuklar, her zaman kadınların payına düşen; çenesi bağlanmış cenazelerin başındaki ağıtlar, feryatlar…...


Pellegrin bir göç dönemine tanıklık ediyor daha doğrusu bir savaşın zoraki sonucunu aktarıyor; arabalarına taşıyabilecekleri eşyalarını almış kadın ve çocuklar. Erkekler ya savaşarak ölüyorlar ya da sadece Kosovalı oldukları için kurşuna diziliyorlar bu nedenle gidenler(göç edenler) arasında eli silah tutan yetişkin bir erkeğe rastlamak mümkün değil.

Çocuklar II Dünya Savaşında HCB’nin karelerine yansıdığı gibi yıkıntılar arasında oyun oynamaya devam ediyor, savaşı kanıksayarak büyüyorlar ve bu aslında en onarılmaz hasarları bırakıyor. Bugün çatışmaların olduğu bölgelere bakılınca durum daha iyi anlaşılıyor. Filistinli bir çocuk çatışmanın içine doğuyor ya aileden ya da arkadaşlarından biri, öteki tarafından vuruluyor, nefretle, öldürmenin doğallığıyla büyüyen çocuklara artık bu ortam normal gelmeye başlıyor. Şiddet doğallaşınca öldürülen sadece metaya dönüşüyor…


Fotoğraflarda hep bir gidiş var. Gözlerde asla geri dönülmeyeceğini anlatan ifadeler, dönülse bile asla hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söyleyen bakışlar duruyor. Simsiyah bulutların ve gri gökyüzünün altında tek bir adam su kıyısında yürüyor, bu fotoğraftaki hava aslında tüm coğrafyayı özetliyor… Priştina mezarlığının üstünden geçen bir karga sürüsü fondaki insan silüetleriyle birlikte genel duyguyu ve anlatımı destekliyor.


Pellegrin’in Kosova’yı ele alan fotoğraflarının teknik olarak diğer konularından daha güçsüz olduğunu ya da tam anlamıyla söylemek gerekirse belge alma çabasının sanatsal bir hikaye anlatma dürtüsünden daha ön plana çıktığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Yalınkat bir şekilde, estetize edilmemiş bir savaşı anlatma çabası var bunun arkasında, gördüklerimizin gerçek olduğunu, bu insanların bununla yaşayıp öldüklerini dile getirme isteği, belki de biraz olsun bu somutluğu hissettirme amacı var. Fotoğraflarında normalde alıştığımız estetik duygusu bu seride göze çarpmıyor ve karmaşık duyguları yansıtmak için ilerde çokça yer vereceği düşük enstantanede sarsılmayı sağladığı fotoğraflara ilk kez yer vermeye başlıyor. Ayrıca yamuk kadraj denemelerinin de uygulanması yavaş yavaş artmaya başlıyor bu dönemden sonra… Dengesi bozulan yaşamları anlatmak için asitmetrik kadraj kullanımı olayı daha dramatize ederken aynı zamanda derinlik ve altüst olunmuşluğu daha güçlü yansıtıyor. Fakat bu seride kaçırılmaması gereken en büyük nokta; savaşın iki tarafına da yer veriyor olması, karelerdeki insanların uyrukları hakkında yazılı olarak bilgi verilmese kimin hangi taraftan olduğunu anlamaya imkan yok. Bir Sırp cenazesiyle bir Kosovalınınkini kullanılan dini simgeler dışında kestirebilmek imkansız. Pellegrin bize savaşta asıl zarar görenleri sivil halkı gösterirken bu insanlar arasında ayrım yapmıyor iki tarafa da yer vererek belki de insanların birbirinden bir farkı olmadığını ortaya koymaya çalışıyor…


Gökhan Bedir/SimurgPhotos

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

YAKINLIK = Sıfır Mesafesi - Laleper Aytek



YAKINLIK = Sıfır Mesafesi

“Yakınlaşıyorum çünkü iyi fotoğraflar çekmek istiyorum” derken Eugene Richards, sanki Robert Capa’nın “eğer fotoğrafınız yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsinizdir” cümlesine bir gönderme yapmaktadır.

Yakınlaşmak, yakın olmak, yakınında olmak, yakın(ın)dan bakmak ve içerdekini de görebilmek bir aşamada galiba fotoğrafçıların en temel dertlerinden biri... olmak zorunda. Eğer fotoğrafı hayatınızın sizden ayrılmaz, gerçek bir parçası yapma gibi bir derdiniz, bir onsuz olamama haliniz ve hatta yastığızın altında fotoğraf makinenizle uyuma isteğiniz varsa. Yani vizör sizin aynı zamanda hem eliniz, hem kolunuz, hem mideniz, hem ayaklarınız, hem gözünüz, hem kalbiniz ve hem de beyninizse.

İşte o zaman neredeyse mutlak bir yakınlıkta yani sıfır mesafesinde kalmak kaçınılmaz görünüyor (hem fotoğrafa hem de kendinize).

Görüntü sizi bir yerlere sürüklerken, eliniz ayağınız kesiliyor, hiçbir şey düşünemiyor ama bir tek “o” an’a, “o” insana doğru adeta kilitlenerek yol alıyorsanız yakınlaşmaya başlamışsınız demektir.

Buluşma anı sabır gerektirir, yansıtmayı içinizi, gölgelememeyi kendinize ait olanları ve olabildiğince açıklığı -ki bu katılmaktır hem fotoğrafa, hem de hayatın kendisine. Karşınızdakinin yaşamına karışmayı, onunla konuşmayı, şakalaşmayı ve paylaşmayı gerektirir. Fotoğraf bunlara ihtiyaç duyar.

“Bir insana gidip sizin fotoğrafınızı çekebilir miyim derseniz pek başarılı olamazsınız, çünkü insanlar rahatsız edilmek istemezler. Onun yerine o insanlara, onların hayatları hakkında bilgi almak istediğinizi ve buna gerçekten önem verdiğinizi gösterebilirseniz işte bu bir ilk adım” olabilir. (1)



Bir karşılıklılık hali,

Bir tür sevgililik,

İçerden bir bakış,

Gözlerimi kaçırmadan,

Kalbimi uzaklaştırmadan,

Kendime de, karşımdakine de “yeterince yakın mıyım?” sorusunu her adımda sorarak.

Çünkü; izleyici “o” fotoğrafa (ya da “o” insana)

ancak fotoğrafçının ;



· yakınlaşabildiği kadar yakınlaşabilir,

· hissedebildiği kadar hissedebilir (belki farklı ama o kadar- çünkü ancak kendimiz kadarını, kendimizdeki kadarını aktarabiliriz hayata , fotoğrafaya da bir insana...)

baktığı kadar fotoğraf da size bakar,




Laleper AYTEK
www.laleperaytek.com

Uyarı:Sitemizde yer alan yazılar yazarlarından izin alınarak yayınlamakatdır

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Trent Parke Fotoğrafları Üzerine - Aytaç Togay



“Fotoğrafçılıkta gazeteciliği ayıran kalın bir çizgi yok. Yine de hayatta kitlelerden ayrılan bazı gerçek anlar var – Sydney’deki yaşama dair. Bazıları bunun çok farklı olduğunu söylüyor, Sydney in belgelendiği geleneksel tarza göre gerçekçi olmadığını. Bana göre ise her gün kapıdan çıktığımki kadar gerçek. Sadece, herkesin birbir ve ayrı ayrı normal hakkındaki algısıdır gerçek.” TrentParke

Fotoğrafın kısa öyküsünün önemli bir kilometre taşı, fotoğrafçının yaşadığı kenti çekmeye başlamasıdır. İlk olarak yaşadığı ...Paris’i adım adım dolaşıp her bir köşesini fotoğraflayarak belgelemeye başlayan Eugene Atget’yle başladığı kabul edilen sokak fotoğrafçılığı, içinde Cartier-Bresson’un, Meyerowitz’in, Kertesz’in, Peter Marlow’un bulunduğu hatırı sayılır bir fotoğrafçı grubunun kamerasından belleğimize izler bırakmıştır. Yaşanılan kenti fotoğraflamak, her gün yanından geçtiğimiz imgelerin, insanların birer suretlerini duyarlı yüzeye aktarmak sanırım bundan sonra da elinde kamerasıyla bir çok fotoğrafçının yapacağı bir olgu olarak devam edecek.


Trent Parke fotoğraçılığa siyah-beyazla başlamış, içinde World Press Photo’nun da dahil olduğu bir çok uluslararası ödülü siyah-beyaz serileriyle kazanmış Magnum üyesi bir fotoğrafçı. Son 3-4 yıldır renkli fotoğraf projeleri üzerinde çalışmakta. Yaptığı ışık/gölge çeşitlemeleri, fotoğraflarındaki imgelere yaklaşımındaki mesafe, şehir hayatını yansıtmasındaki ustalığı onu çağdaşı olan diğer renkli fotoğrafçılardan ayıran sadece bir kaç örnektir. Trent Parke’nin siyah beyaz fotoğraflarında fazla alışık olmadığımız bir kontrastın tadını buluruz. Bu kontrast belki de Parke’nin fotoğraflarında konu ettiği şehir hayatında yaşanılan zıtlıkların birer izdüşümüdür. Renkli fotoğraflarında ise bir önceki kuşak renkli fotoğraf ustalarından David Alan Harvey’in, Harry Grauyert’in o eşsiz renk lekelerinin izini süreriz. Kimi zaman bir trafik levhası, kimi zaman da bir otobüs durağındaki herhangi bir reklam panosu, herkesin yanından geçip gittiği birer ayrıntıyken söz konusu ayrıntılar Trent Parke’nin gözünden bizim önümüze birer şehir imgesi/lekesi olarak gelir.


Parke’nin fotoğrafları tek başına birşey söylemez bizlere. Hatta kimi zaman sıkıcı da gelebilir. Alalede çekilmiş gibi duran bu fotoğraflara aslında bir seri olarak baktığımızda Parke’nin yaşadığı deneyimlerden bir çok ipucu buluruz. Siyah-beyaz bir seri olan ve Avustralya’ya geldikten sonra çektiği Dream/Life isimli seride küçük bir kasabadan devasa metropole gelen bir gencin yaşadığı şakınlık, çektiği insanların kentle kurduğu ilişkiler gözümüzün önüne gelir. Parke bu hayatın bir tanığı olarak gördüklerini bize usta bir hikayeci titizliğinde anlatır.


Aynı Parke bu ustalığını 2006 yılında sergilediği Coming Soon’la da gösterir ve bu onun ilk renkli çalışması olur. Parke bu serisinde Avustralya’daki şehir hayatını konu eder. Sergisiyle ilgili açıklamasında ”burada herşeyin büyük olduğunu, caddelerin, binaların, ışıkların, köylerin, herşeyin büyük olduğunu, her şehrin kendine ait tekil birer karakterinin olduğunu” söyler ve objektifini bu karakterlere çevirir. Serideki karelerde birbirleriyle sonu gelmez bir ilişki içinde olan şehrin ve şehir insanının bu ilişkinin tablelalara, caddelere, otobüs duraklarına yansıyan izlerini görürüz.


Parke izleyiciye fazla ipucu vermeyen ama her fotoğrafçının mottosu olan “ben oradaydım” felsefesini izleyicinin zihnine kazıyan karelerini günden güne artan bir ustalıkla çekmeye devam ediyor. Her karesinde fotoğrafa bakana bir punctum vermeyi ihmal etmeden çektikleriyle bizleri yaşadığı şehrin içine almayı, her fotoğrafçıya nasip olmayan kendine has bir belgesel fotoğraf tarzı yaratmayı sürdürüyor.


1971 yılında Newcastle, Yeni Güney Galler’de doğan Parke, bir süre serbest fotoğrafçılık yaptıktan sonra 8 sene boyunca News Ltd. için spor muhabirliği yaptı. Oculi Foroğraf Ajansının kurucuları arasında yer aldı. Uzun süreler fotomuhabiri olarak çalışan Parke 1999, 2000, 2001 ve 2005′te Avustralya konulu işleriyle World Press Photo‘dan, 2003 yılında Wugene W. Smith Vakfı‘ndan, 1996, 1997 ve 1998′de Uluslararası Plimpiyat Komitesi‘nden, 2000 yılında Canon’dan ödüller aldı. 1999 yılında ise World Press Photo ustalar sınıfına seçildi. 2002 yılında Magnumphotos’a aday üye olan Trent Parke 2007’de asil üyeliğe kabul edildi.

SimurgPhotos - Aytaç Togay

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Eugene Smith ve Minamata : Gökhan Bedir


"İnsanların fotoğraflarını çekmek istiyorsanız öncelikle o insanları tanımayı öğreniniz. İnançlarını, tavır ve hareketlerini, hislerini anlamaya çalışınız. Biliniz ki kültürünüz ve meşgul olduğunuz konu hakkındaki bilginiz ne kadar derin olursa, başarı oranınız da o kadar büyük olur."

Eugene Smith


Eugene Smith işin sadece fotoğraf çekmek olmadığını aynı zamanda bir hikaye kurmanın gerekliliğini de öğreten sayılı fotoğrafçılardandır. Çektiği fotoğraflar bir hikayenin ... giriş, gelişme ve sonuç bölümlerine ayrılabilir ve bu ayrımlara rağmen her biri yine de gücünü korumayı başarır. Tek başına güçlü kareleri bir bütünün parçası yapabilmek ustalık yanında öngörüyü ve planlamayı da gerektirir. Bu nedenle Eugene Smith sadece bir fotoğrafçı ya da olanı aktaran değil aynı zamanda kendi hikayesini kuran, yorumunu katan bir anlatıcıdır. Geçtiğimiz yüzyılın az rastlanan hümanist filozoflarından birisidir.

Minamata gerçekliğini yansıtan foto röportajını ele alırsak;


Magnum’un sayfasında bizi ilk olarak iki balıkçı karşılıyor; iki siyah silüetin arasında ağların üzerinde ölü bir balık yatıyor ve ters ışıkta gümüş rengi pulları parlıyor. Sakin bir gökyüzünün fonunda iki karaltı bize hem onların anonimliğini yansıtıyor hem de fırtına öncesi sessizliği betimlerken onlara bir nevi olacakların habercisi görevini yüklüyor.


Devam eden fotoğraflarda; işleriyle uğraşan balıkçılar, hayatını devam ettirmeye çalışan insanlar ve denize minnetlerini sunan Japonların yöresel kıyafetleriyle bir festivali görünüyor… Sonra sessizce izlenecek kareler bekliyor bizi, bir balık tehdit edercesine dişlerini gösteriyor… Smith, ardından şehrin üstüne çöken gecenin karanlığını bir metafor olarak kullanıyor, giriş kısmı burada noktalanıyor ve şimdiye kadar gösterdiği karelerle bizi anlatmak istediği hikayenin gelişme kısmına sürüklüyor… Menderesler çizen atık nehirleri, ve bu nehirlerin doğduğu kaynaklar, bunların yoktan var olmadığını göstermek için insan unsuruyla kirliliği yaratanları gösteriyor…


Aynı canlının hem neden hem de sonuç olduğunu gösteren kareler art arda diziliyor ve mağdurların yer aldığı ilk karede bizi yeni bir metafor yakalıyor; annesinin kucağında onu insan yapan özelliklerini yitirmiş bir çocuk ve hemen delta ağzında çekilen sularla işlevini yitiren kayıklar… Ana ve doğa ana kendi çocuğunu kucaklasa da artık yapabileceği bir şey kalmamış. Ardışık benzetmeler fotoğrafların her köşesinde kendisini hissettiriyor.


Mağdurların fotoğraflarında çaresizlikten çok bu duruma nasıl gelindiğini sorgulayan ifadeler var, durumun geçici olacağına inanan ailelerin umutlu bakışları…

Ve hikayenin sonuç kısmında; en başta yapılması gereken protestolar, sonrasında kaçınılmaz cenaze törenleri ve her şey bittikten sonra alınan dersler ve tedbirler…


Chisso(klor-alkali) fabrikasından okyanusa dökülen ağır metal barındıran atıklar önce körfez sularına karışmış ve sonrasında deniz ekosisteminin en alt basamağında bulunan planktonlar tarafından soğurulmuş ve sırayla besin zincirinin üst basamaklarına tırmanarak insana kadar ulaşmıştır. Geleneksel Japon mutfağının deniz ürünleri ağırlıklı olması nedeniyle bölge halkı körfezde yoğun olarak atıklarla kirlenmiş balıklarla beslendiği için ağır metal zehirlenmesi hızla yayılmış ve hastalığın nedeni bulunana kadar birçok insan bu olayın mağduru olmuştur.


Bu küçük yerleşim yeri II Dünya Savaşı sonrasında yıkılan bir ülkeyi tekrar diriltme çabalarıyla hızlanan bir sanayi atağının en büyük mağduru olarak “akut metil-civa zehirlenmesine” 1953 yılında ismini veriyordu. Sadece, 67’si ölümle sonuçlanan 370 zehirlenme olayı kayıtlara yansımıştır, hamile kadınların çocuklarında meydana gelen arazlar ya da kirlenen su ve toprakta meydana gelen değişiklikler hiçbir zaman istatistiklere girmeyi başaramamıştır.


Eugene Smith’in bu projesi birçok dergi ve gazetede yer bulunca canını sıktığı insanların sayısı arttı, bir gün Japon sanayiciler tarafından hazırlanan bir komplo ile Smith başına vurularak susturulmak istendi ve aldığı darbeler bir süre sonra ölümüne neden oldu. Bir fotoğrafçı insandan yana olduğu için yine insanlar tarafından öldürülmüştü. Minamata’nın sorumluları yaşamlarına devam ederken üstelik…

Gökhan Bedir/ Simurgphotos



Eugene Smith bütün röportajlarında gerçeği en açık şekilde yansıtabilmek için konuya hep yakın ve samimi durmayı tercih ederek ve röportajlarını gerçekleştirmek için diğer fotoğrafçılardan çok daha uzun zaman harcayarak fotojournalizmde özenli yeni bir akıma yol açmıştır. Bu akım insana duyduğu sevgiden kaynaklanmıştır. Çünkü her şey, fotoğraf da, insan içindir. Sevgisiz insan, insansız da fotoğraf olmaz.

Ara Güler/ İz dergisi Vol. 1 no:2 2006

Minamata Fotoğrafları İçin TIKLA

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

KENDİNE AİT BİR FOTOGRAF - Laleper Aytek


KENDİNE AİT BİR FOTOGRAF* (Virginia Woolf’tan esinlenerek)

Yeni başlayanlar için fotoğraf üzerine (gecikmiş) birkaç not:

Ya unutulduğundan ya da üzerinden yıllar geçtikten sonra artık bir başka yerde duruluyor olduğundan yeni başlayanlara dair olmaz çoğunlukla yazılanlar. Hal böyle olunca onlar da herhalde başkalarına ait sonraları, sonradakileri önce’leyerek, atılmış ilk adımların izini bulmaya çalışırlar. Tek tük sohbetlerde dile getirilen, katılınan panel, gösteri vb. etkinlik aralarında akıllara takılıp sorulan sorulardan ya da izlenen sergilerden bilmedikleri zamanları arar/sorar genç fotoğrafçılar. Ve herşeyden önce başlamak önemlidir. İlginin yoğunlaşmaya başladığı ilk zamanlar önemlidir. Tam başlandığında ya da niyetlenildiğinde ...(fotoğraf size göz kırpmaya başladığında- tesadüfen çektiğinizi düşündüğünüz bir iki fotoğrafın başkaları tarafından beğenilmesinden sonraki ilk günlerde-) yol gösterebilecek bir iki satır yazı, birkaç tecrübe ya da bir kişi ne kadar destekleyci, cesaretlendirici ve fotoğrafa yakınlaştırıcıdır.

Sihirli olan şeyin elinizdeki fotoğraf makinesi değil de, kalbinizdeki pırılıtı olduğunu sizden sadece bir süre önce farketmiş birinin sözleri de umarım en azından bir kaç kişi için bile olsa böyle bir cesarete aracı olabilir. Sizlere (ilk önce ve) en çok sormaktan ve yanlış yapmaktan korkmamanızı ve özellikle ilk başladığınızda çevrenizin de pohpohlamasıyla (destek tabii ki önemli, gerekli ve yüreklendirici bir itici güçtür ama fotoğraf gibi herkesin deklanşöre bir kere bastığında –bile- fotoğraf çektiğini sanabileceği bir aracı kullanırken bu konuda daha dikkatli olması gerekir diye düşünürüm) sizi hızla gerileteceği ve kendinizi görmenizi engelleyeceği, erteleyeceği için yaptıklarınızı fazla beğenme tuzağına düşmemenizi önerim. Çünkü unutmayın ki tek (ya da birkaç) fotoğrafla bahar olmaz. Yakınlaşmadan ve yapılan yanlışların(ızın), korkuların(ızın) üzerine cesaretle gitmeden ve derin bir sevgi hatta tutkuyla bağlanmadan yapılan hiçbir işin kalıcı ve sürekli olabileceğin inanmıyorum. Fotoğraf, bu yüksek aşk duygusuyla, bir gün ancak vazgeçmediğinizde gelebilir. Peşinden inatla gittiğinizde, ve belki de tam “olmuyor, çekemiyorum, beceremiyorum” dediğiniz, kendinizi çaresiz, yorgun ve tükenmiş hissettiğiniz anda çektiğiniz son karede gelecektir. Bunu önceleri fark edemeyebilirsiniz ama “kendinizi”, kendinizde olanı bilebilirsiniz ya da zamanla anlayabilir, ayrıştırabilirsiniz. Görüntü sizden ne kadar uzak(ta)dır ve çektikçe, çekmekten vazgeçmedikçe (ve yapılan diğer işleri, dünya fotoğrafını ve tartışmaları da izleyerek) size nasıl ve ne kadar yakınlaşabilecektir hissedebilirsiniz. Buna fotoğrafla gerçek karşılaşma bir anı da diyebiliriz – belki de hiç bitmeyecek bir an, her fotoğrafla kendini yenileyen, her fotoğrafla bir başka hikayeye, bakmaya yönelten ve böyle olduğu için de canlılığını koruyan, kendini geliştiren bir süreç-. Görüntünün birden geliverdiği, sahneden ok gibi fırlayarak size çarptığı bir buluşma, yakınlaşma anı.

İlk başlandığındaki en büyük tehlike bence beğenilmek adına başkalarının çektiği gibi fotoğraflar çekmeye yönelmektir. Kendine ait bir fotoğraf arayışında belki de kaçınılmaz olan bu sürecin kendi fotoğrafınızı bulma sürecinin ilk adımları olması bir dereceye kadar kabul edilebilir ama milyonlarcası dünyanın her köşesinde, her an çekilmekte olan bir gün batımı ya da bir çiçek fotoğrafının yahut kötü, örtüsü olmayan sehpa üzerinde duran siyah parlak tablada içilmeden bırakılmış ve uzun külü düştü düşecek bir sigara fotoğrafının (tercihan siyah-beyaz ve bir açıdan gelen bir dramatik, abartılı ışık eşliğinde ) sizin fotoğrafınız olabilmesi için gereken zaman, fotoğrafa ilk bakıldığında “bu .................’nın fotoğrafı” dedirtecek kadar size ait bir yaklaşımla çekilebildiğindedir ve böyle bir karenin çekilmesi gerçek (uzun) bir zamana gereksinim duyar. Ki bu zaman fotoğrafçı olabilmek için yürünen ve geçilen yollara, sürekli karşı-laşmalara, vazgeçmelere, iz bırakan aşklara, durmalara, beklemelere, nefretlere, sayısız yakınlaşma ve uzaklaşamalara karşılık gelen ömrün kendisidir aslında. Her fotoğrafla (kendindeki) bir ötekinin keşfine doğru yeni bir yolculuğun başlatılabildiği, kendinle karşılaşmanın farklı yollarının keşfedilebileceği ve bunun önemsendiği uzun bir yolculuk. Bu yaşadıkça ve fotoğraf çektikçe sürecek ve çoğalarak hayatınıza sinecek, iz bırakacak yolculukların neresinde olursanız olun eğer elinizde, sizin fotoğrafınızı, kendinizde(n) olanı görüntüleyecek bir fotoğraf makineniz varsa o zaman yalnız değilsinizdir. Gördükleriniz, konuştuklarınız, baktıklarınız, yazdıklarınız, hissettikleriniz ve düşündükleriniz gerçekten içinizdekiler olmaya başlar. Artık içinize ayna tutmaya başlamışınızdır. Suskunluklarınız dillenmeye, unuttuklarınız(ı) hatırla(n)maya, önceden öyle görmedikleriniz bir başka görünüme/görünmeye yüz tutarlar. Ve ama değişen o görüntüler değil, içinizdeki ses, ve duygularınız kısaca sizsinizdir. Çektiğiniz fotoğraflar ancak sizin değişmenizle, sizdeki değişmeler, çeşitlenmeler ve (kendine yönelen iç) yolculuklar kadar ve sonunda varolacak ve oradan çoğalacaktır.

Son söz olarak da şunu söylemek istiyorum: fotoğraf çekerken ve çekerek kendinize tuttuğunuz aynaya ne kadar içinizden ve samimiyetle bakıyorsanız, karşınızdakini de o kadar görebilecek, çektiğiniz fotoğraflar da o kadar kendinizin ve kendinizden olacaktır.


Laleper AYTEK
www.laleperaytek.com

Uyarı:Sitemizde yer alan yazılar yazarlarından izin alınarak yayınlamakatdır

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Yok etme zamanları ve bir belge olarak: Fotoğraf - Laleper Aytek


" Yok etme zamanları ve bir belge olarak: fotoğraf! "Yok etme zamanları ve bir belge olarak: fotoğraf!

Bir daha bakmaya, görmeye dayanamayacağımız, yüreklerimizin kaldırmadığı, içimizin hiç alamadığı fotoğrafların birçoğunu Amerikalı askerler, dijital teknolojilerin (3.2 megapiksellik fotoğraf çekebilen cep telefonlarıyla) yardımıyla, çok uzak, çoğunun coğrafyadaki yerini bile tam bilmediği, insanlarını tanımadığı bir ülkenin topraklarında, Irak’ta çekmiş olabilirler mi?
Yok etmenin dayanılmaz hafifliğini yüzlerindeki gülümsemeye yapıştırmış olan kadın-erkek Amerikan askerleri “başarılı” kariyerlerine bir de fotoğrafçılık eklediler ve onlar bu fotoğrafları hiç çekinmeden ... neredeyse bir onur(suzluk) madalyası gibi bütün dünyaya hem de anında göndererek (bu görüntüler iyimser bir yaklaşımla, ordu içinde Amerika gibi düşünmeyen askerlerin, dünyanın gözünü açma girişimi, çabası olarak da okunabilir mi?), “karşı gelenlere, sözümüzü dinlemeyenlere ve itaat etmeyenlere neler yapabiliyoruz”u bir daha gösterdiler.
Cesur yürek Amerikan askerleri aynı beceriyi yok ettikleri hayatları unutmakta da gösterebilecek ve bu zamanları sanki hiç yaşamamış gibi yapabilecekler mi?
Onlar unutabilse, çemberin içine sıkışıp kalan ve bütün yakınlarını, arkadaşlarını, sevgililerini birer birer kaybeden, yaşama alanları, anıları, geçmişleri ve geleceğe dair umutları yerle bir edilen Iraklılar unutabilecekler mi?
Peki çemberin en dışında bu savaşı televizyonlardan naklen yayınlarla izleyen bizler, belleklerimize, akıllarımıza, kalplerimize tek tek kazınan görüntüleri, duyguları ve hissettiğimiz derin öfkenin izlerini tek bir tuşa basarak (send ya da delete) hayatlarımızdan gönderebilecek miyiz? Bu insanlık dışı görüntüleri, çekilen sıkıntıları, yaşam(a)ları ve ölmeleri unutabilecek miyiz? Irak’ta sokaklarda, evlerde, Ebu Garip ya da Guantanamo hapishanelerinde yaşananları, uygulanan sistematik işkenceleri insanlık dışı, insan haklarına aykırı, insanlık onuruna yakışmaz bulup ta lanetlerken, Türkiye’deki uygulamalara ve koşullara dair sessizliğimizi korumaya devam mı edeceğiz? Bize dokunmayan yılana dair insan haklarından bu kadar rahat sözetmenin, bu hakların yılmaz bekçileriymişiz gibi davranmanın hangi duyarlıkla, hangi (çifte) standartla bağdaştığını da galiba bir daha ve çok iyi düşünmemiz gerekecek!
(Kimbilir kaç saat önce) ölmüş bir askerin başında zafer işareti yaparak ve gülerek poz verebiliyor olmak, hangi savaş koşullarında maruz görülebilecek bir görüntüdür ve ne tür bir başarının sembolü olarak kabul edilebilir?

Çırılçıplak soyulmuş bir mahkum boynuna takılan bir ip ile hangi suçunun cezasını çekmeye sürükleniyor olabilir?
Ya da bir Amerikan askeri hangi duygularla kendi ülkesinde esir ettiği Iraklı bir mahkumun üzerine işiyor ve bu görüntü bir başka Amerikalı asker tarafından cep telefonudaki kamera aracılığıyla ya da ufak bir dijital fotoğraf makinasıyla kaydediliyor/belgeleniyor olabilir?
Esirlerin uzun süreler boyunca stres yaratacak konumlarda tutulması, elbiselerinin alınması, köpeklerle taciz edilmeleri, kişisel korkularının üzerine gidilmesi, 20 saat aralıksız sorgulanmaları, 30 gün tecritte tutulmaları, sorgu ve nakil sırasında başlarına çuval geçirilmesi, başları ve sakallarının kazıtılması, aşırı ışık ya da karanlıkta bırakılmaları ve tekme gibi yaralanmaya sebep olmayacak ılımlı fiziksel temas uygulanması. (1) ABD Savunma Bakanı D.Rumsfeld’in 2 Aralık 2002’de izin verdiği bu yöntemler Cenevre Sözleşmeleri’ni açıkca ihlal ediyor olsa da, İstanbul’daki Nato Zirvesi öncesinde ABD Dışişleri Bakanı Powell katıldığı bir forumda bu yapılanların tek amacının bölgeye demokrasiyi getirmek, ülkeyi ve insanları Saddam’dan kurtarmak, barışı sağlamak, ülkeye huzuru getirmek olduğunu hala söyleyebiliyor! Yani Amerikalılar barış için savaşıyor oldukları için bunları anlamamızı ve onlara hak vermemizi istiyorlar. Cumhurbaşkanı Sezer’in de belirttiği gibi ABD’nin ciddi bir inandırıcılık sorunu var, giderek büyüyen ve giderek inanılmazlaşan...
Acımasızlığın boyutsuzluğu yeni değil ama yine de şaşırmalarımızın, kabul etmelerimizin hiçbirine yetmiyor.
Bu görüntüler; kendini dünyanın tek sahibi, hakimi, diğer ülke ve insanlarını da yalnızca güçlerini kanıtladıkları topraklar olarak gören Amerika’nın bir rüyasının daha gerçekleşmekte olduğunun (ya da iflasının) görüntüleri olarak da izlenebilir. Amerika o kadar güçlüdür ki, bu güç onlara daha da güçlenmek adına topraklarını işgal etme, insanlara eziyet etme, aşağılama ve yok sayma hakkını vermektedir. İkiz kulelere ve Pentagon’a yapılan talihsiz saldırı ise Amerika için ve çoğu Amerikalı için sonraki eylemlerini meşrulaştırmaktan ve süreklileştirme haklarını sağlamlaştırmaktan öte bir anlam taşımaz! Doğu’nun neredeyse tüm Müslüman ülke toprakları ve insanları tüm geri kalmışlıkları –bırakılmışlıkları!- sahip oldukları (ama ABD’nin ne yazık ki sahip olmadığı) kaynaklar nedeniyle ele geçirilmesi gereken ülkelerin başında gelmektedir. Doğu, Amerika için şeytanın serbest oyun alanıdır ve bu topraklarda sahipliğini alabildiğince güçlendirilmek için topyekün yoketme harekatını tüm hızıyla sürdürmektedir.

Son aylarda dolaylı olarak maruz kaldığımız; “Güçlü olanın kim olduğunu bütün dünyaya göstermeye”e dair olan bu görüntüler; Irak halkının, oradaki hayatların bilfiil maruz kaldığı, yaşam(a)ların kökünden budandığı, sonrasızlaştırıldığı, o insanların artık hissedemediklerinin, kaybettiklerinin ve yalnızlıklarının yanında biliyorum bütünüyle hükümsüz ve anlamsız boş kareler. Fotoğraflar sayesinde belgelenen/tanığı olduğumuz bu şiddeti, kelimelere dökmenin, unutmamanın, isyan etmenin içimizdeki tek karşılığı; bunca insansızlaştırma ve yok etme harekatına karşı hâlâ içimizde duran, iyi ki kaybolmayan karşı-öfkeyi ve isyanı sessizleştirmemek olabilir.


Laleper Aytek
Ağustos 2004. Bodrum.

(1) Kaynak: 24 Haziran 2004 tarihli Radikal gazetesi

Uyarı:Sitemizde yer alan yazılar yazarlarından izin alınarak yayınlamakatdır
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Bir Coğrafyaya Ait Olmak - Şebnem İşigüzel

BİR COĞRAFYAYA AİT OLMAK

Şebnem İşigüzel *


Hiçbir fotoğraf deniz suyu ile tatlı su kadar birbirinden farklı değildir.


Bazı fotoğrafçıların işlerine baktığımda onların yeryüzünün bir köşesine ait olduğunu düşünürüm. O fotoğrafçılar da benim bu hislerimi desteklercesine kaderlercesine kaderleri ortak coğrafyalara ait fotoğraflarla karşıma çıkarlar.

Bu fotoğraflarda insanlar, yüzler, duruşlar, anlar, ifadeler çok benzer coğrafyalara; bu coğrafyalar üzerinde birbirlerine çok benzer duygulara dayandırılarak kurulmuş hayatlara ait oldukları için su gibi birbirlerinden sertlik oranları, tatları gibi küçücük farklarla ayrılırlar. Hiçbir fotoğraf deniz suyu ile tatlı su kadar birbirinden farklı değildir.


Koudelka’nın fotoğrafları da benim için böyledir; her birisi öldürücü susuzlukta içilen bir bardak su kadar tatlıdır. Efsanevi bir fotoğrafçı olabilmenin ...bütün şartlarını yerine getirmiş olan Koudelka çok açık biçimde bir coğrafyaya ait fotoğrafçıdır. Bana öyle geliyor ki, Koudelka jet sosyetenin ortasında, New York’ta gökdelenlerin dibinde, Cannes plajında denklanşöre basmak istemez. Kuşların söylediğine bakılırsa Magnum aracılığıyla Güney Amerika’ya giden Koudelka içine sinen tek bir kare fotoğraf çekemeden ait olduğu coğrafyaya geri dönmüş. Bu durum “Dünyanın her tarafında fotoğraf çekebilirim” diyenlerin çenesini düşürmüş. Çenesi düşenler de bir fotoğrafçının her durumda, dünyanın her deliğinde iyi fotoğraf çıkartabilmesi gerektiğini söyleyip kendilerini fazlasıyla yormuşlar. Böyle düşünenler için fotoğraf bir “iş” tir. Vizörün arkasındaki gerçekten iyi bir gözdür, iyi bir fotoğrafçıdır her yerde çekecek bir şeyler bulur, imza gibi duran bir üslubu vardır, her yerde işini yapar. Fotoğraf, Koudelka gibi belirli bir coğrafyaya ait fotoğrafçıların “işi” değildir. Fotoğraf olsa olsa onların Allah’ı gibi bir şeydir.


Aslında Magnumcuların fotoğraflarına baktığımızda bu iki durum çok net duruyor. Magnum Fotoğraf Ajansı fotoğrafçılarını satranç tahtası üzerindeki taşlar gibi en uygun yerlere yerleştirmiş. Kimilerini her yere sürebiliyor, kimilerini yalnızca bir yöne doğru oynatıyor, kimileriyle öldürücü hamleyi yapıyor. Bazı fotoğrafçılar yoksulluğun ortasından, masa örtülerine havyar bulaşmış sofralarına kadar her durumun fotoğrafını çekmişler. Bazıları da neleri fotoğraflamaktan hoşlandıklarını çok net ortaya koymuşlar.


Bu durumun sakıncası var mı?

Türkiye’de fotoğraf çekmek istediğini çok sık dile getiren Koudelka, Pascha’da mı denklanşöre basar yoksa ibrenin doğuyu gösterdiği yerde ya da İspanya ya da Portekiz’de çektiği fotoğraflardaki duyguyu avlayabileceği sokak köşelerinde mi? Bu sorunun benzeri 1979 yılında kendisine sorulmuş. Soruyu soran her sorusunun başına “Neden” i ekleyerek Koudelka’yı köşeye sıkıştırdığını düşünmüş. Koudelka da “ Böyle istediğim için” deyip bütün nedenleri cehennemin dibine göndermiş.


Koudelka gibi sessiz ve içe kapanık olmadığı, aksine yaka silkilecek kadar beter birisi olduğu söylenen Salgado ise nedenin ucuna takılmış, neden sefalet, neden çalışan insanlar, neden güç, neden lüksün uzak durduğu köşeler sorularına “Beni etkileyen bu olduğu için” cevabını vermiş.


Aslında iki fotoğrafçının cevabı da aynı hızla çarpışıyor. Temelde ikisinin de kendileri için avlanan avcılar olduğunu düşünmek mümkün. Salgado’nun işçi fotoğraflarını “ait olduğu coğrafyanın fotoğrafları” olarak değerlendirmek elbette saçmalık olur. Onun sadece fotoğrafçı olarak yaşamaktan hoşlandığı bir iklimin varlığından söz edebiliriz. Koudelka iklimini sevmediği köşelere gitmeyen, doğduğu iklimi tercih eden bir fotoğrafçı. Magnum’un yeni diyebileceğimiz kuşağında “ Bir Coğrafyaya ait Fotoğrafçılar” sayıca fazla değil. Bunlar arasında Yunanlı fotoğrafçı Nikos Economopoulos bana kalırsa öne çıkan isimlerden. Fotoğrafçı “In The Balkans” adlı kitabında adından da anlaşılacağı üzere ait olduğu topraklarda dolaşmış. Balkanlar coğrafyasını Türkiye ve Suriye’ye kadar da genişletmiş. Economopoulos size çok dokunabilecek anları yakalamayı başarıp fotoğraflarını değerli kılmış.


Fotoğrafçıların ait oldukları coğrafyada çoğu zaman kötü haber hüküm sürmüyor. Ait olunan coğrafya bazen Guy le Querrec’in objektifine sıkça takılan çılgın eğlencelerin merkezi de olabiliyor. Bu coğrafya bazen Leonard Freed’in fotoğraflarında beyni dağılmış New York sakinlerinin ölü bedenlerinin sınırlarını da çizebiliyor.


Coğrafya meselesinden çok kopuk olsa da; yeryüzündeki iyi fotoğrafçıların coğrafyası hiçbir zaman kapı önünde sümüklü çocuk fotoğrafı çekecek kadar kuraklaşmıyor. İyi fotoğrafçıların adımladığı coğrafyalarda berbat stüdyo ışığında çekilmiş “şeyleri” kimse kimseye kakalamıyor. İyi fotoğrafın ne olduğunun bilindiği coğrafyalarda Koudelka gibi fotoğrafçılar yaşıyor.


* Geniş Açı Dergisi’nin 5. sayısından alınmıştır.


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

SANATÇI OLMAK VEYA BİRAZ ÇİNGENE OLMAK


SANATÇI OLMAK VEYA BİRAZ ÇİNGENE OLMAK

“Ben Çingenelerle oradan oraya sürüklenmek isteyen bir çocuktum hep." Jill Freedman

Yeryüzünün hangi sanatsal döneminde sanatçı, izleyicisi ve sanatına malzeme ettiği insanları kendisi ile aynı düzlemde tuttu? Ya sanat tüketicisi, sanatçıyı gerçekten hep beğenerek mi alkışladı? Soruların yanıtlarını ararken karşımıza ne yazık ki olumlu bir tablo çıkmıyor. Sistem, bir biçimde insanları gruplaştırarak ve birbirleriyle çatıştırarak, bir başka deyimle yabancılaştırarak uygarlığı yarattı.

Uygar yaşam elbette bazı değerleri değiştiriyor. Sanat ve sanatçıyı ... 18. Yüzyıl değerlerinden ayrı bir noktaya taşıyor. Bu noktada sanatçı, artık o ulaşılmaz, tanrısal kimliğini gözle görülür derecede yitirir oldu.

Sanatçı kimi zaman toplumsal sorunlara, çağın yapılandırdığı bunalıma değinirken, kimi zaman da sanki hayat bambaşka biçimde dönüyormuş gibi düşsel bir evrenin içine izleyicisini hapsederek sorunlarını unutturacak ölçüde dış gerçeklikten uzaklaştırır… Ve tüm bunları estetik bir çaba içinde gösteren sanat işleri ile gerçekleştirir. Dış dünyadan sıyrılmayı, izleyicisini büyülemeyi, beğenilmeyi arzu eder. Öte yandan kendisi hikâyenin neresindedir, yansıttığı sancıyı ne kadar içselleştirmiştir?

Ancak ilginçtir ki kendisini ayrı bir noktada tutan sanatçı, yine asla izleyicisi ile ürününün malzemesi olarak gördüğü insanları ile barışık da bulunmaz. Sanatsal işlerini sergilerken, tüketicisine, ürününü sunar, “ bakın bunlar işte böyleler” der, ama kendisi ne onlar gibidir ne de izleyenler gibi. O; yabancı, yalnız, ayrıksı, bir ötekidir… Kendi ile onlar arasında hep bir mesafe vardır… Kimi zaman izleyicisini gösterdiği olaylara ve durumlara karşı duyarsızlıkla suçlar gibidir. “Bakınız ey duyarsız insanlar, burada yaşanan hayatların ben farkındayım ve siz hala göremiyorsunuz” der. Kimi zaman da yarattığı o harika dünyanın büyüsüne insanları toplamak ve tapınılmak ister…

Büyük fotoğrafa baktığımızda sayısız bienalleri, ödülleri, sergileri, kokteylleri ve artan entelektüel mafyayı görüyoruz. Yine bakıyoruz sıradan izleyicisi ile asla sahici dostluk geliştiremeyen sanatçı, kendi meslektaşlarıyla da barışık değil. Rekabetin değişmez bir zemin olarak yer aldığı bu dünyada birbirlerinin eserlerine karşı objektif bir sanat tüketicisi olamıyorlar ne yazık ki.

Kanımca bu noktadan bir adım öteye gidebilmek için sanat üreten kişi okumak zorundadır, dünyayı anlamak zorundadır ve iddia ettiği yeninin, eskiden günümüze kadar geldiği süreci iyi bellemeli ve onun üzerine yeni bir şey yazdığının bilincinde olmalıdır. Diğer bir deyişle bu zor farkındalık yolculuğundan geçmelidir sanatçı ilk önce… Bu iflah olmaz kendini beğenme tutkusundan vazgeçebilen, düzenin neresinde durduğunu bilen, üretirken kendini daima besleyen ve diğerleri ile yan yana duran, yukarıdan bakmayan ve kürsüde olup tapınma beklemeyen bazı sanatçılar da var elbette tüm bu genellemeden sıyrılan…

Proje danışmanlığını yapmaya kendi isteğimle karar verdiğim Birol Üzmez, yeni bir sergiye hazırlanıyordu. “Roman Kahramanları” adını verdiği fotoğraf sergisinde Çingeneler, onun kendisini arka planda tutup bize gösterdiği kahramanlarıydı… Son derece coşkulu, desteğe açık, kendi adına hiçbir ego-fayda beklemeyen tavrı ile sıcak, keyifli bir çalışma gerçekleştirdik. Tüm fotoğraflarının seçimi, tonlamaları, gösterisi, kavram metni ve sergisinin baskıya hazırlanması için çalışırken ben de onun kahramanları ile tanıştım.

Sergi açılışını elit bir galeride sadece sanat izleyicisine hitaben yapmak istemiyordu. Çingenelerle uzun süredir birlikteydi ve sergiyi de neredeyse onlarla yaşadığı mahallede ve onlarla kol kola yapmayı tercih ediyordu. Açılış günü dar sokaklardan geçerek biz de ilk defa o mekâna girdik ve sokağın başından hissedilen müzik, alkışlar, fotoğraflarından tanıdığım gülümseyen yüzler, kanlı canlı karşımızdaydı. Bir sanatçının sergisi değil, adeta onların şenliği ve bayramıydı. Her şey kendi doğallığında gelişiyor ve sokakta müziğin ritmi ile ortaya atılan, her zamanki gibi nazlanmadan oynayan Çingeneleri ve fotoğraflarını, Birol da bizlerle birlikte keyifle izliyordu. Projesinin yüzlerini oluşturan Çingeneler ve izleyicileri ile bu şenlik içinde alçak gönüllü bir sahicilikle kucaklaşıyordu. O, insanların yaşamlarını gösterip kendini farklı bir noktada tutmanın peşinde değildi, tam tersine o gün sadece onları mutlu etmenin peşindeydi… Çocuğunu kucağına kaptığı gibi sergiye koşan kadınlar, sokakta oynayan çocuklar, evinin penceresinden coşkuya katılan yaşlı teyzeler, amcalar, son derece dikkat ve neşe içinde duvardaki fotoğraflarını izlerken aralarında konuşuyorlar “… A be baksana bu bizim kalaycının karısı değil mi. Ya da aman be yav beri bak ben de çıkmışım” Salonda, Roman müzikleri eşliğinde 200 fotoğraflık gösteri başladığında ise yine sevinç ve pür dikkat izlerlerken kulağıma “ film gibi çok şugar olmuş, keşke benim nişanıma da gelse” sesleri geliyor ve düşünüyorum, hangi izleyici bir sanat eserinin bu kadar içine girebilir ve sanatçıya bu kadar müteşekkir bakabilir? Sokaktan ayrılırken kulağımdaki müzik, zihnimdeki görüntüler ve içimdeki odaları boyayan renkleriyle artık ben de bir yanımla Çingene’yim.


İlke Veral

http://www.ilkeveral.net

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

BELGESEL FOTOGRAF


"BELGESEL FOTOGRAF"
Belgesel fotografı kısaca tanımladığımızda, dünü bugüne, bugünü ise geleceğe taşıyan bir belgedir diyebiliriz.Fakat diğer bir deyişle de, Belgesel Fotograf, zaman biriminin en iyi, en kesin ve net yargılandığı an, fotograf makinesi ile elde edilen sonuçtadır. Bu sonucu elde eden fotografçının kullandığı dil ise evrensel bir dildir. Bu, uluslar ve kültürler arasındaki en önemli iletişim ve herkes tarafından kolayca anlaşılan ortak bir dildir.


Her bir fotograf karesi fotograf sanatçısına sorumluluklar yüklemektedir. Bu nedenle de fotografçı, kişilerin kültürlerini, felsefelerini ve hatta yaşam biçimlerini ve aynı zamanda fotografın teknolojisini bilip, onu fotografları üzerinde kullandığı zaman, başarılı sonuçlar elde edebilecektir.

Fotografın ilk zamanlarında,... ister belgesel ister fotografın diğer türlerinde olsun fotografçı, zaman dilimini yakalamaya çalışıyordu. Çünkü başlangıçta herkes fotografı ; yapmış oldukları gezilerini tekrar anımsamak ve kendince önemli olan zamanın bir anını yakalamak için kullanıyorlardı.

Endüstrinin gelişmesi ile üretim ve yaşayış biçimi hızla değişti. Giderek fotograf makinesi nesneleri ve insanları kopya eden bir araç olmaktan kurtuldu. Teknik güçlükler aşılarak ışığa duyarlı malzemelerin gelişmesi ile fotograf özgür bir ortama kavuştu. Diğer taraftan baktığımızda ise kompozisyon, ışığın kullanımı ve en önemlisi insan ilişkilerini anlatma gibi kaygılar ön plana çıktı. Böylece fotograf kişiliğini bularak branşlaşmaya başladı. Bütün bunların yanı sıra bu değişikliklerin, kültür boyutlu yenilikçilerin yozlaştığını da görebiliyoruz.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise, belge fotografı ile belgesel fotografı karıştırmamak gerekir. Belge fotografı hüviyet kartlarında kullanılan insan görüntüsünün genel hatlarını veren fotograftır. Belgesel fotograf ise, daha çok bir olayın fotografa yansıtılması şeklinde algılanabilir veya mekan, zaman, olay ve kişilerin değişimindeki işlevini sürdürmesidir.

Belgesel fotografı etkili kılan ise, fotografı pozlandıran kişinin konuya bakış açısı, kompozisyonu ve yorumudur. Belgesel fotograf, gerçeğin bir yansıması olduğuna göre herbir fotograf karesinin gerçekçi olabilmesi için de insan gözünün perspektifinden farklı olan optik perspektife bağlı olmasıdır. İnsan gözü geniş bir alanı görebilen ve çeşitli yönlerden gelen çok sayıda görüntüyü aynı anda görebilir. Halbuki objektifle elde edilen optik görüntü, bundan çok farklıdır. Objektifin odak uzaklığı değiştikçe perspektif de değişir. Fotografı pozlandıran kişinin gözü, fotograf makinesinin gözüne dönüştüğü an, bu iki bakış biçimi arasındaki farkı önceden düşünebilecektir. Özet olarak da, H. Cartier Bresson’un dediği gibi, “Fotografı pozlandırmak, kişinin beynini, yüreğini ve gözünü objektif eksenine dizebilmesidir.”


Prof. Güler ERTAN “Belgesel Fotograf” Fotograf Dergisi Sayı 30 Nisan / Mayıs 2000
BİR BELGESEL PROJE HAZIRLAMAK
Belgesel projenin bir fikri, söyleyecek bir sözü olmalıdır. Bu nedenle belgesel fotografçı belirli bir konuyu çalışır. Belgesel projenin çekim aşamasından önce yoğun bir çalışma evresi olur. Birazdan bu çekim öncesi çalışmayı daha detaylı inceleyeceğiz. Son olarak da fotografçı çalıştığı konuyu görsel bir malzemeye dönüştürürken “kendi sözünü” de ekler. Anlatımın direkt olması için fotografçının mutlak surette görsel kaygıları vardır. Bu nedenle “kompozisyon” da önemli bir bölümdür.

Şimdi bir proje hazırlamanın evrelerini inceleyelim :

İlk olarak yapılması gereken KONU SEÇİMİ’dir. Bir belgesel projeye başlama isteğiniz olduğunu kabul edelim. Konu seçmek için ilk olarak kişisel merakınızı uyandıran ve anlatmak istediğini konuları, hemen hemen aklınıza gelen her şeyi, yazın.
Daha sonra aşağıdaki soruları sorarak, yeterli cevap alamadıklarınızı silin.
Sorular :
- Bu fikir fotograf olarak anlatılabilir mi ?
Örneğin “Yalan söylemek” gibi bir konu yazdığınızı kabul edersek, bunun fotografik
anlatımının çok zor olması elenmesi için yeterli olacaktır.
- Bu fikirler pratik mi ?
Örneğin tüm zamanını Ankara’da geçiren birinin “Ben balıkçıların hayatını
fotograflayacağım “ demesi çok da pratik olmayan bir konuyu çalışmak istediğini
gösterir.
- Yeterince bilgi alabileceğiniz konular mı ?
Bilgi alması, araştırması, bilgi toplanması çok zor olan konuların seçilmesi de daha
çekim aşamasına geçmeden konudan uzaklaşılmasına neden olacaktır. Unutmayın iyi
bilmediğiniz bir konuyu iyi (ya da doğru) anlatma şansını olmayacaktır.
- O mekana, o insanlara tekrar ulaşabilecek misiniz ?
Sadece bir kez ulaşabileceğiniz bir konunun, yalnızca bir çekim ile anlatılması çok
zordur. Bu nedenle defalarca çekim yapmanız gerekecektir. Eğer sadece bir kez çekim
yapabileceğiniz bir konu çalışıyorsanız yine anlatımınız eksik kalacaktır. Örneğin
şehrinizden geçen gezici bir sirkin belgesel projesini yapmak çok zordur.
- Seçilen konu yeterince spesifik olmalı !
Defalarca işlenmiş, tekrar tekrar bir çok fotografçı tarafından anlatılmış konuları seçmekten kaçının. Daha spesifik daha yeni konular bulmaya çalışın. Örneğin sokak çocukları, fahişler gibi konular bir çok fotografçı tarafından işlenmiş ve bitirilmiş konulardır. Daha özel konular bulmak için biraz daha “ince eleyip, sık dokuyun !”
- Değişen, gelişen bir konu olmalı (Eğer yapılan bu projeden ekonomik bir karşılık bekleniyorsa) Hazırlayacağınız projeyi bir gazete dergi gibi yayın kuruluşuna satarak ekonomik bir gelir sağlamayı da düşünüyorsanız, seçtiğiniz konu değişen, gelişen bir konu olmalıdır. Durağan konular bu açıdan bakıldığında çok ilginç olmayabilir.

Konu seçiminden sonra ARAŞTIRMA gelmektedir. Bu aşama aslında neredeyse ÇEKİM aşaması kadar önemlidir. Muhtemelen çekim aşamasından daha zahmetli olacaktır. İlk olarak yapılması gereken tam olarak anlatacağınız konunun NE OLDUĞUNU belirlemenizdir. Örneğin sokak çocuklarını çekmeyi düşünüyorsanız. İlk olarak yapmanız gereken bu çocukların neden sokakta olduğunu öğrenmenizdir. Muhtemel kaynak Sokak Çocukları Derneği ve bu derneğin yayınları olacaktır. Yıllara göre yayınlanan dernek raporları size konuyu çok iyi kavramanızda yardımcı olacaktır. Daha sonra çocukların fiziksel gerçeklerini araştırmanız gerekmektedir. Nerede yaşıyorlar ? Kaç kişiler ? Neler yapıyorlar ? Nasıl geçiniyorlar ? Aralarındaki ilişkiler nasıl ? Dışarıdan böyle bir işe girişecek bir kişiye nasıl yaklaşacaklar ? Bu soruların cevapları sizin yapacağınız çalışmayı çok etkileyeceklerdir.

Şimdi daha kolay gibi görünen bir konuyu seçelim. Örneğin İstiklal Caddesi . Araştırmanıza İstiklal Caddesi’nin tarihinden başlamanız gerekecektir. Cadde nasıldı ? Nasıl oldu ? Burada önemli neler oldu / vardı / oluyor / var ? Bu sıkı bir çalışma gerektiren bir aşama olacaktır.

Araştırmanızı bitirdiğinizi ve İstiklal Caddesi hakkında yeterince bilgi topladığınızı kabul edelim. Şimdi sırada PLANLAMA aşaması var. Çok kaba olarak çekim aşamanızı aşağıdaki gibi toparlayabilirsiniz.

KONU : BEYOĞLU
Planlama yapılırken nelerin fotografının çekileceğini sıralamak en doğru yaklaşımdır.
Çekilecek Konular :
- EĞLENCE MEKANLARI
a) Türkü barlar
b) Rock barlar
c) Gazinolar
d) Nevizade
e) Pavyonlar
f) Marjinal eğlence yerleri

- İNSANLAR
a) Yaşayanlar
b) Çalışanlar
c) Gezenler
d) Farklı tipler (deliler, tinerci çocuklar vb)


- SOKAKLAR
a) Ünlü sokaklar (Yeşilçam vb)
b) Çıkmaz sokaklar

- BİNALAR
a) Eski binalar
b) Yeni binalar
c) Ünlü binalar

Bunlar gibi aklınıza İstiklal Caddesi ile ilgili olarak gelen konu başlıklarını ve fotograf çekilecek mekanları sıraladıktan sonra her konudan SADECE 1 FOTOGRAF yer alacak şekilde toplam fotograf sayınıza ulaşacaksınız. Yaklaşık olarak 15 – 20 fotograf tüm çalışmanızı toparlayabilecektir.

Konuları birbirine girift bir şekilde çalışabileceğiniz gibi bir konu başlığına yoğunlaşıp daha sonra diğerine geçebilirsiniz. Çekimlerinizi tamamladıktan sonra sıra kullanacağınız fotografları seçmenize geliyor ki en zorlu aşamalardan biri de budur.

Fotografları seçerken bir anlamda “acımasız” olmalısınız. Duygusal olarak yakın olduğunuz fotografları öncelikli olarak seçeceğinizi unutmayın. Ancak önemli olan sizin beğendiğiniz ya da duygusal olarak bağlandığınız fotograflar yerine konuyu en doğru anlatan fotografların seçilmesidir. Bunun için önerilen bir yöntem bir süre seçtiğiniz fotograflarla beraber yaşamaktır. Örneğin çalışma odanıza seçtiğiniz fotografları asın (ya da sergileyin) bir süre sonra bazı fotograflarınızın artık sizi o kadar etkilemediğini göreceksiniz. Bu bir eleme yöntemi olarak benimsenebilir. Unutmayın “bir fotograf kendisine 5 saniye baktırıyorsa başarılı sayılabilir” !

Seçtiğiniz her konu başlığından (alt başlıklardan) 1 fotograf seçmeniz gerekmektedir. Özellikle aynı konuyu anlatan birden fazla fotograf doğru bir tercih değildir. Tek bir açıyı, tek bir bakış anını doğru olarak fotografladığınızı kabul etmelisiniz. Çektiğiniz, seçtiğiniz açıya, bakışa güvenmelisiniz.

Tüm bu aşamaların böylesine kontrollü gittiğini gördüğünüzde aklınıza şöyle bir soru gelebilir : “Peki böyle bir çalışmada fotografçının kontrolü nerededir ?” Fotografçının kontrolü çekim aşamasında başlar. Konunun karşısında alacağı pozisyon, yapacağı kompozisyon ve çekim anı bir başka deyişle zamanlama fotografçının kontrolünde olan durumlardır.

Çekim anında farklı uzaklıklar ve bakış açıları kullanmak anlatımı zenginleştirir. Tüm çalışmanın belirli bir uzaklıktan ve hep aynı objektifle çekilmiş fotograflardan oluşması anlatımı zayıflatıp, konuya olan ilginin dağılmasına neden olabilir.


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

JOHN BERGER - "Görme Biçimleri" Üzerine - Aykan ÖZENER


JOHN BERGER

Fotoğrafa yeni başladığım, yani seksenli yıllarda duydum ilk kez John Berger adını.Özellikle “Görme Biçimleri” isimli kitabını öneriyordu büyüklerimiz.İlk işim kitabı almak oldu.Ancak kitabı alır almaz görmeyi öğreneceğimi sanmış olacağım ki geride büyük bir hayal kırıklığıyla okumadan bıraktım.Şimdilerde düşünüyorum da herhalde algılama da yazarın dediği gibi belli bir süreç gerektiriyor.Algılamak için bir kültürel birikime ihtiyacınız var.Ben o yıllarda fotoğrafın tarif edemediğim büyüsüne kapılmış elimde fotoğraf makinem gördüğüm her şeyi kayıt altına almaya çalışan bir görüntü oburuymuşum. Oysa ...... o bizlere bas bas bağırıyor dur frene bas ,sakin ol etrafına bir bak , anlatma biçimini kontrol et vb. diye görme biçimi isimli kitabıyla.Sonraları sık sık karıştırdığım bu kitap her okuyuşumda değişik boyutları fark etmemi sağladı benim.Güzel fotoğrafları gözlemleyip taklit etmek artık yerini iç dünyamın algıladıklarına bakmaya bıraktı kendisini. Kitabın ilk satırlarında “görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.Ne varki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir.Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz.Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.”der. Bunlar tam da fotoğraflarıma anlam katmaya çalıştığım ,dünya görüşümün oturmaya başladığı yıllarda karşıma çıkan sözlerdi. Hiç silinmemecesine hafızama kaydettim. Aslında BBC ile 1972 yılında 5 arkadaşıyla birlikte hazırladıkları bir televizyon dizisinin sonraları kitap şekline getirilmiş haliydi “Görme Biçimleri” .
John Berger 5 Kasım 1926 yılında Londra/Stoke Newington’da dünyaya gelir.Orta sınıftan bir ailenin çocuğudur.Kendisini pek mutlu etmediğini söylediği Oxford St.Edwards’daki öğreniminden sonra ,Londra Central School of Art’tan burs kazanarak ,bu okula devam eder. Eğitimi ikinci dünya savaşı sırasında askere çağırılmasıyla kesintiye uğrar. İki yıl boyunca bir hafif süvari birliğinde görev yaptı.Ardından eğitiminden dolayı subay yapılması teklifini geri çevirerek orduda ,Belfast’ta ordu eğitmenliği görevine atandı.”Askere alınmış eğitimsiz genç insanların arasındaydım.Bu işçi sınıfından çağdaşlarımla ilk kez gerçekten tanışmamdı.Bu ilk kez toplum için yazdığım dönemdi.Çok kötü bir yıldı ancak şekillenmemi oraya borçluyum diyebilirim”der. Savaş sonrası ordudan ayrılır ve yarım kalan eğitimini ordunun sağladığı bursla tamamlayıp mezun olur. Sanat alanındaki kariyerine ressam olarak adım atar.1940’ların başında bir dizi sergi açar. İngiliz Komünist partisiyle ilişkiye geçer. O yılların sanat akımlarını etkileyen soyut sanata karşı gerçekçi akımı destekleyen Berger dönemin Londra sanat çevresinde büyük tepkilere yol açacak fikirlerini ortaya atar. Plastik sanatlar ve fotoğrafçılık hakkında yazdıklarıyla görsel antropolojiye önemli katkılarda bulunan yazar, romanlarında ve incelemelerinde de Avrupa’nın ezilen insanlarının tecrübelerine yer verdi. Uzmanlara göre onun Gerçekçilik üzerindeki vurgusu Soğuk Savaş döneminin getirdiği havaya uygundu; bununla birlikte Berger’in sol anlayışı reel sosyalizmi temellendirmekte başvurulan Marksizm’den çok, bağımsız bir sosyalist hümanizme dayanıyordu. Görme biçimleri isimli kitabını “G”isimli kitabı izler ve kitapla Booker ödülünü kazanır.Ödül töreni sırasında yaptığı konuşmada Mc Connel’i Batı Hint Adaları’ndaki tarihi ticari ilgileri yüzünden suçladı ve ödülün yarısını Black Panther’lere bağışlayacağını açıkladı.Bu olaydan sonra Britanya’nın en radikal kişileri arasına girer ama bu deneyim onu oldukça yaralar.İngiltere’yi terk ederek ,Fransa’nın kırsal kesimine yerleşir.Verdiği bir röportajda “ bu benim için bir sürgün değil, seçimdi. Hayatımın hiçbir aşamasında sürgünlere özgü vatan hasretini ve acı çekmeyi yaşamadım”der. Sanat eleştirmenliği,şiir,roman,öykü, senaryo yazarlığı , ressamlık ve politik filozofluk yönüyle günümüzün en önemli entelektüellerinden biri olmuştur. Sanat eleştirisine bambaşka bir perspektif katarak çağının bir çok yazar ve sanatçısına ilham kaynağı olur.Susan Sontag onun için ;” John Berger’in kitaplarının hayranıyım.O sadece ilginç olan değil , aynı zamanda önemli olanı yazıyor.Çağdaş İngiliz yazarları arasında bence rakipsizdir.Lawrance’den beri sezgi ve duygu dünyasına bilincinde gerekliliklerine cevap vererek bu kadar dikkat eden bir yazar çıkmamıştır.O belki Lawrance kadar iyi bir şair değil ama daha zeki,daha asil.Olağanüstü bir sanatçı ve düşünür”demiş. Evet yeri gelmişken ona ait kısa bir şiirini’de eklemeliyim bu satırlara ;

-"yipranmisiz
bahcedeki kapi kadar
ayrılıklardan
ve beyaz hayaletlerinden
gidenlerin,
musambalarla sarmalanmis,
konusuyoruz hala tutkuyu.
tutkumuz oysa tuz
icine postlarin bastirildigi
yapalim diye mesinden
askin derisini"

Onun sanata bakış açısını en iyi anlatacağına inandığım satırlarda düşünür şöyle diyor;

"suçları unutmamalı, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Suçluların ilk isi bunları yok etmektir zaten. Çünkü bu efendiler yalnızca masumları katletmezler, hafızayı da maktul ederler. Yeni dünya tiranlığına karsı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şart. Bu aşırı silahlanmış tiranlar askeri ya da ekonomik her savası kazanabilirler, ama kaybettikleri bir savaş var ki, ismine kendileri 'iletişim savası' diyorlar. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamıyorlar. Gitgide daha çok insan hayır! diyor. Sonuçta bu yenilgileri tiranlıklarının sonu olacak. Ama bu son daha kaç trajedi, istila ve felaketten sonra gelecek? daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi?
İşte kayıt tutmanın, muhafaza etmenin, hatırlamanın acili yeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağıza dolaşacak. Her gecen gün daha çok insan hayır! diyecek. Çünkü bugün korumaya niyetli olduğumuz ve sevdiğimiz her şeye evet! demenin ön koşulu bu."
*

" size sanatın neyi nasıl yaptığını anlatamam. ama biliyorum ki sanat sık sık yargıçları yargıladı, masumların öcünü aldı ve geleceğe geçmişin acılarını gösterdi, unutulmasınlar diye.
İktidar sahiplerinin her şekliyle sanattan korktuklarını biliyorum, sanatın bu insanlar arasında bazen bir dedikodu ya da efsane gibi dolandığını da. Çünkü sanat hayatın vahşetinin açıklayamadıklarını anlamlandırır; bu sonunda gelen adaletten ayrılamayacağı için bizi birleştiren bir anlamdır. Sanat bu şekilde işlev gördüğünde görünmezlerin, küçültülemeyenlerin ve tüm cesaret ve onurlarıyla kalıcı olanların buluşma noktası olur."
Aslında biz fotoğrafçıları en çok ilgilendiren bir diğer kitabı “O Ana Adanmış”ta fotoğrafa dair yazdıkları gerçekten fotoğraf üzerine Roland Bartes’den sonra yapılmış en değerli felsefi yorumlardır. Bu gerçekten değerli yorumların içerisinde bir tanesinde bahsettiği konu o kadar ince bir düşünce ürünüdür ki Türkçe versiyonunda kitabın üzerindeki kapakta yer almıştır;”Kısa bir süre önce babam öldüğünde ,tabutunun içinde birkaç çizimini yaptım.Yüzünün ve başının çizimlerini.Gerçek bir ölünün resmini yapmak ,daha da büyük bir aciliyet duygusu içerir.Resmini yapmakta olduğunuz kişi,bir daha ne siz , ne de bir başkası tarafından görülecektir.Geçmiş gelecek bütün zamanlar içerisinde bu an biriciktir: bir daha hiç görülmeyecek olanı ,bir kez olmuş ve bir daha hiç olmayacak olanı çizmek için son fırsat.Görme yetisi sürekli olduğundan ,görsel katogoriler sabit kaldığından ve pek çok şey yerli yerinde dururmuş gibi göründüğünden insan ,görsel olanın bir daha tekrarlanmayacak ,anlık bir karşılaşmanın sonucu ortaya çıktığını unutma eğilimindedir hep.”
Bu düşünceler onun belleğinde o kadar kesin temellere oturmuştur ki yaklaşık 40 yıldır bir fotoğraf makinesi kullanmadığından bahsediyor yazar Aslı Tohumcu’yla yaptığı telefon röportajda; “bir düşüneyim- 60’lı yıllarda fotoğraf çekmeye karşı büyük bir tutkum vardı. Bir dolu fotoğraf çektim, bir kısmını kitaplarımda kullandım. Sonra birdenbire fotoğraf çekmeyi bıraktım çünkü orada olanı gerçekten kavramak yerine etrafta elimde bir makineyle dolaşıp, bir gözümle bakarak deklanşöre bastığımı hissettim. Son kırk yıldır bir fotoğraf makinem bile yok”.
“O Ana Adanmış”isimli kitabının son kısmında Boğaz’da başlığıyla İstanbul’daki izlenimlerini kaleme alır yazar.On gün boyunca kaldığı İstanbul’daki notları 70’li yıllardaki Türkiye belgeselidir adeta;”Siyasal şiddet olayları,bu arada Maraş’ta bir katliam,Başbakan Bülent Ecevit’i on üç ilde sıkıyönetim ilan etmeye götürmüştü.Yeni sıkıyönetim ilan edilmiş bir şehirde –koyu kırmızıları ve koyu yeşilleri,daha da koyu bir mavi içinde kaybolan – Rüstem Paşa Camii çinilerini anlatmanın ne alemi var”der.
Türkiye'yle de sıcak ilişkileri vardır ve Abidin Dino, Cevat Çapan, Latife Tekin gibi yazarlarımızın yakın ahbabıdır. Aslı Tohumcu’yla yaptığı telefon röportajında bir kez daha şahit oluruz onun Türkiye’yi ve önemli insanlarını ne kadar yakından tanıdığına .Telefonda Aslı tohumcu’nun sorularına verdiği cevaplardan birisinde Nazım Hikmetin bir şiirini ezbere okuyarak,bir diğerinde de ünlü düşünür Mevlana’nın bir sözünü aktararak.(Bu röportaj Radikal gazetesi için yazarla yapılmış son konuşmalardan biridir.)
Yine biz fotoğrafçıları ilgilendiren bir diğer kitabı da “Yedinci Adam”(1975) isimli eseridir. Düzyazı, şiir ve fotoğrafı birleştiren bu kitabında avrupa’daki Türk göçmen işçileri ele alır. Bu kitabı için ilerde yine birlikte çalışacağı fotoğrafçı arkadaşı Jean Mohr ile işbirliği yapar.Berger “Yedinci Adam” isimli kitabı için söyledikleri ile bir kez daha hümanist bir düşünür olduğunu gösterir bizlere;
Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle falan ilgisi yok.İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekondu mahallesine gittik.Gecekondu da çay içtik,uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan birisi”Yedinci Adam”ın Türkçesiydi.Bunu görünce yazar olarak ne kadar şanslı olduğumu düşündüm.Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.”
Yukarıdaki satırlarda Berger’in şehirdeki yaşantısını bırakıp köylülerle birlikte yaşamaya karar verdiğinden bahsetmiştim. Geçenlerde BBC televizyonu için yaptığı bir röportajdan başka bir yazı için çevirilmiş konuşmasında bu tercihi için şöyle diyor ;
"Soğuk savaşın sona ermesinden sonra dünyada her şey tekleşti ve tekdüzeleşti. Tam bir global köye dönüştürüldü dünyamız. Ancak bu köy, benim yaşadığım köye hiç benzemiyor. Global köyde, koyu bir fanatizm hakim. Global köyün fanatikleri, sanılabileceği gibi, artık mantar gibi biten, içimizdeki ve tarihimizdeki barbar kimliğimizin bir anda suyüzüne çıkmasına katkıda bulunan şovmenler (kilise papazları) değil. Bunlar, hiç olmazsa, hiç bir zaman gelmeyecek olan Godot'sunu beklemeye koyulmuş Hint fakirlerini andırıyorlar. Tabii burada Hint fakirlerine istemeyerek de olsa haksızlık ettiğimin farkındayım. Asıl barbarlar, yeni dünya düzeni parolasıyla geliştirilmeye çalışılan yeni tahakküm ve sömürü biçimlerinin mimarları olan, siyasetçiler ve kapitalist iş adamlarıdır. Bu adamların yarattıkları tekdüze dünyanın şiddeti ve bu dünyayı yaratırken ve tüm dünyaya dayatırken benimsedikleri fanatik, saldırgan ve barbar tavır beni ürkütüyor. Dünyada herkesin, aynı şeyleri kabul etmesi; aynı şekilde tepkide bulunması; aynı şeyleri düşünmesi; tüm dünyada aynı global doğruların hâkim olması için çaba göstermesi isteniyor. Tek bir dünya sistemi yaratılmaya çalışılıyor. Herkesten de bu sisteme dâhil olması ve aslâ bu sisteme ayak bağı olmaması talep ediliyor. Bu, çok ürkütücü bir şey. Bunun zorlama bir çaba olduğunu görebilmek için fazlaca zeki olmaya gerek yok. İnsanların önüne iki seçenek konuluyor: Ya sizden istenenleri yapacaksınız; ya da çenenizi kapatacak ve dayatılan her şeye boyun eğeceksiniz. Bence bu gidiş, çok tehlikeli bir gidiş. Bunun sadece Batılı toplumları değil, tüm dünyayı, boyutlarını bile kestiremeyeceğimiz büyük bir felaketin eşiğine getirmesinden korkuyorum. Oysa, benim yaşadığım köyde, insan ilişkileri çok daha medenî, samîmî ve sıcak. Bu köyde, sizin insan olma haysiyetinizle ve çabanızla aslâ oynanılmıyor. Ama global köy olarak adlandırılan yapay ve zoraki yaratılmaya çalışılan dünyada insan olma haysiyetiniz ayaklar altına alınıyor. Fakat hiç kimsenin gıkı bile çıkmıyor. Bu durum, insanlığın geleceği açısından son derece ürkütücüdür."
İşte geçenlerde Agora Kitaplığı isimli yayınevinden kitap dünyamıza başka bir eseri kazandırıldı yazarın. Aslında bu kitabı fotoğrafçı arkadaşı Jean Mohr ile 1982 yılında yazar Berger.”Anlatmanın Başka Bir Biçimi” Berger şöyle açıklıyor kitabı yazdığı önsözde, “Kitabımız beş bölüme ayrılıyor. İlk bölümde (Fotoğraf Makinemin Ötesinde), Jean Mohr bir fotoğrafçı olarak kendi deneyiminden kesitler, özellikle de fotoğrafların nasıl bir belirsizlik taşıdığını yansıtan kesitler aktarıyor. İkinci bölüm (Görünümler), kurulması mümkün bir fotoğraf teorisi ortaya koyma kaygısını güden bir denemedir. Kitabımızın üçüncü bölümü (“Her Seferinde…”), tek bir söze yer vermeden arka arkaya dizdiğimiz yüz elli fotoğraflık bir seriden oluşuyor. Dördüncü bölüm, “Her Seferinde…” bölümündeki gibi bir hikâye anlatmaya çalışırken karşımıza çıkan teorik varsayımların bazılarını tartışmaktadır. Çok kısa olan son bölümse, yola çıktığımız noktadaki gerçekliği hatırlatır bize: köylülerin hayat öykülerini.”
Aslı Tohumcu ile bu kitabı üzerine yaptığı röportajda bu kitabı için ;”Yedinci Adam”dan sonra fotoğraflarla kelimeler arasındaki ilişki üzerine düşünmeye devam ettik. “Anlatmanın Başka Bir Biçimi” bu konu üzerine düşünen bir kitaptır.” der. Belki de tüm kitapları içinde görme ve algılama biçimlerimizi irdeleyen en önemlisidir bu kitap. Onun doğal ,sıcak,sevecen,hafiften yaşamı ti ye alan muzip yönünü rahatlıkla keşfederiz.
Kitapta fotoğrafçı Jean Mohr’un Fotoğraf Makinemin Ötesi başlığında sunulan çok hoş bilgilendirici kısa foto öyküler karşılıyor bizi. Bunlardan “Çoban Marsel Ya da Seçme Hakkı” ve “Ne Gördüm” gerçekten çok sıcak ve görme kültürü üzerine düşündüren foto hikayeler. (Bunları burada yazıp ta kitabın büyüsünden sizleri uzaklaştırmak istemem).Jean Mohr “Ne Gördüm” için şunları yazmış;”ben fotoğraflarımı açıklama,onların hikayelerini anlatma ihtiyacını genellikle hissederim.Nadirende bir görüntünün kendi kendine yettiğini bilirim.Bu defasında açıklama görevini yoldan çevirdiğim insanlara bıraktım”
John Berger ise “Görünümler” başlıklı kendi bölümünde yine “O Ana Adanmış”isimli kitabında da gördüğümüz “Fotoğrafın Belirsizliği”,”Fotoğrafın Yaygın Kullanımlarından Biri” ve “Görünümler Muamması “başlıklı konuları kitaba eklemiş.Kitabın aslında en önemli kısmı biz okurlara hiç altyazı yazmadan sundukları 150 fotoğraftan oluşan bir seçkinin yer aldığı son kısım.Bu kısım için röportajında ;” O bölümde yüzlerce hikaye var. Üstelik okuyucu kendi hikayesini de kurabilir. Ama “Her Seferinde” fotoğraflarla gelişigüzel doldurulmuş bir bölüm değil; çünkü her fotoğraf bir diğeriyle ilişkili. O bölüme bir metin yazmamış olmamın nedeni; okuyucunun kendi kelimelerini bulmasını istememden. Sonraki sayfalarda bakacağınız resimler serisinin tek bir ‘doğru’ yorumu yoktur. Yaşlı bir kadının kendi hayatı üzerine düşüncelerini takip etme çabasını ifade ederler.” Ve bu yaşlı kadın bir köylü kadınıdır. O fotoğrafların hepsi köy hayatıyla ilgili. Başta bir kadının örgü ören ellerini görüyoruz. Ardından kadının ördüğü şeyi görüyoruz. Bir hikaye anlatmak için seçim yapmanız gerekir; en azından hikayenin bazı sahnelerini seçmeniz gerekir. Fotoğraflardan kurulu bu bölümde biz yaşlı, köylü bir kadının hikayesini anlatmayı seçtik.”diyor.
John Berger’le İsviçre’li fotoğrafçı Jeahn Mohr’un birlikte kurgulayıp hazırladıkları,Berger’in kendi yaşadığı köyde ve civarındaki köylerde yaşadığı insanların gönüllü işbirliğiyle yedi yıl içerisinde ortaya çıkarılan kitap fotoğraflar neyi anlatır,onları nasıl kullanabilir ve nasıl değerlendirebiliriz?sorularına cevap arıyor.Fotoğrafı çeken ile çekilen kişiler,fotoğraflar ile ona bakanlar,deklanşöre basılan an ile onun çağrıştırdığı hatıralar arasındaki gerilimi eşsiz bir seyre dönüştüren bir kitap diye bir not düşülmüş kitabın arka kapağına.Fotoğraf izleyicilerinin yani sergi gezmeye gelen fotoğrafseverlerinde okuması gereken bir kitap “Anlatmanın Başka Bir Biçimi”.
Ben John Berger’i hayatımızın anlamını kavraya yönelik düşüncelerinden dolayı,bu görme biçimini bize öğretmeye çalıştığı,söylemlerinin arkasında duracak kadar dürüst olduğu ve günümüzde kapitalist sistemin bilinçli olarak körleştirmeye çalıştığı görme biçimimizi kirletenlere karşı durduğu ve karşı durmamız gerektiğini söylediği için seviyorum. İyiki bu dünyada Berger’ler hala yaşıyor.
Eserleri :
Zamanımızın Bir Ressamı, Permanent Red, The Foot of Clive, Corker’s Freedom, Şanslı Adam, Sanat ve Devrim, The Moment of Cubizm and Other Essays, The Look of Things, Yedinci Adam, Picasso’nun başarısı ve başarısızlığı, G,About Looking, Onların Emeklerine, Onceİn Europa, Lilac And Flac A Trilogy, Ve Yüzlerimiz Kalbim,Fotoğraflar Kadar Kısa, The White Bird,Keeping a Rendezvous, Pages of The Wound, Fotokopiler, Düğüne, Kral, The Shape of a Pocket, Selected Essays, I Send You This Cadmium Red, Titian:Nymph and Shepperd, Here is Where We Meet.




Aykan Özener
Akademisyen/Fotoğrafçı

www.aykanozener.net
www.aykanozener.deviantart.com
www.aykanozener.blogspot.com

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Dijital fotograf teknolojisinin gelismesi ve yayginlasmasi -Aykan Ozener

Dijital fotograf teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşmasının fotoğraf bilgisi , bilinci ve kültürüne etkileri nelerdir?

Böyle bir başlığın ele alınabilmesi için öncelikle fotoğraf sanatının yaratıcılık kavramıyla ilişkisinin incelenmesi gerektiğine inanıyorum.
Avrupalı fotoğraf sanatçıları; sanatın ne olduğunun, ne olması gerektiğinin üzerine düşünceler üretmiş ve kendilerini, sanatın gelişmesine olanak tanıyacak tartışma ortamının tam ortasında bulmuştur. Bu tartışmaların içinde yer alan söz konusu kuşak için “Rönesans ve Reform hareketlerinin çocuklarıdır” tabirini de kullanabiliriz. Bu perspektifle bakışlarımızı Türkiye’ye çevirdiğimizde durumun ne kadar kaotik olduğunu görürüz. İşte böyle bir durumda , “Türk Fotoğrafında Yaratıcılık” konusuna değinebilmek için Türk fotoğraf tarihine bakmamız gerekiyor. Sanatın tarihi boyunca hemen hiç tartışılmadığı böyle bir ortamda yaratıcılıktan da bahsetmek o kadar zorluk oluşturmaktadır. Fotoğraf tarihiyle ilgili ...kitaplarda, genellikle, fotoğrafik tarihimizin Cumhuriyet Dönemi’yle beraber başlatıldığını görürüz. Birkaç kitapta da Osmanlı’da fotoğraftan bahsedildiğini biliyoruz. Ancak bu dönemde, fotoğrafın saray etrafına odaklandığını ve stüdyoların daha çok azınlıklar tarafından açıldığını anlıyoruz. Cumhuriyet Dönemi fotoğrafında ise, ilk yıllarda devrimlerin yayılmasına hizmet eden bir fotoğraf anlayışı var. Türk Fotoğraf Sanatının 1950’li yıllarla birlikte hareketlendiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Ancak bu yıllardan günümüze, Türk fotoğrafının, kendisine yeterince-beslenecek-kaynak bulamadığını görüyoruz(yazılı fotoğraf kaynağı, görsel kaynak vb.).Bunun yanında ancak birkaç derginin varlığından söz edebiliriz. Ardından bugüne değin devam eden bir dernek fotoğraf kültüründen söz edebiliriz. 1970’li yılların sonundan itibaren başlayan fotoğraf okullarını da sayarsak, fotoğrafımızın bugün hala neden kimliğini bulamadığını da kolaylıkla anlarız. Tüm bu eğitim ortamında genç fotoğrafçılar kendilerine beslenecek ortam bulamadıklarından; alışkın oldukları görselliklere yöneldiler. Bu da beraberinde kimliğini bulamamış, birbirinin taklidi fotoğrafların üretilmesini getirdi. Kısacası geleneksel çerçeve içine sıkışmış geleneksel bir Türk fotoğrafından söz edebiliriz.
İşte böyle bir girişten sonra günümüzde yaşananlara bakacak olursak(yani dijital teknolojinin getirdikleri konusuna) aslında yukarıda bahsedilen altyapı eksikliğinin sıkıntılarının aynen devam ettiğini görürüz. Ancak teknolojinin; yani internet ve bunun fotoğraf dünyamıza katkılarının, internet ortamında hızla yayılan fotoğraf sitelerinin ve bu sitelerin oldukça genç sayılabilecek insan profiline sahip olmalarının; giderek gelişip büyümesinin yepyeni fotoğraf tarzlarının oluşmasına yol açacağı konusunu da göz ardı etmemiz gerektiğini düşünüyorum. İnternet ortamında çok süratli bir şekilde kendisini teknik ve biçimsel anlamda eğitme fırsatına sahip bu kitlenin ülkemizde nasıl bir yapılanmaya gideceği henüz belirsizliğini korumakla birlikte, fotoğrafın evrensel dilini yakalama gibi bir şansa sahip olduğunu da görmek beni oldukça umutlandırıyor. Çünkü sanat evrensel bir kavramdır. Ancak burada da yerel motifleri atlamaktan söz etmediğimi belirtmeliyim. İnternetin beraberinde küreselleşmeyi getirdiğini de görmemiz gerekiyor. Bu bence yukarıdaki soru açısından baktığımızda beraberinde olumsuz bir yapılanmayı da getirir. Yani dünya kültürel mozaiğinin giderek dağılıp tekdüze bir yola girdiğini de görmekteyiz.
Dijital kültürün beraberinde sanat ve etik konusunda bir takım sıkıntılar getirdiğini de söylemeliyim. Sayısal görüntünün en büyük sorunlarından birisi gerçeğin kolaylıkla değişebilir bir meta haline gelebilmesidir.
Olumlu bir yönden bakacağımız en önemli unsur ise internetin özellikle görsel ve yazılı kaynak sunabilme özelliğidir. Geçmişte beslenme konusunda oldukça sıkıntı yaşayan Türk fotoğrafına yeni görsel katkılarda bulunacağı yadsınamaz bir gerçektir.
Sonuç olarak dijital ortam beraberinde olumlu ve olumsuz birçok yenilik getirmiştir. Geçmişimize baktığımız zaman teknolojik gelişmenin insanın doğasında vazgeçilmez bir unsur olduğunu görürüz. Bu gelişmenin önüne geçemeyeceğimize göre etik açıdan neler yapabileceğimizi sorgulamalıyız diye düşünüyorum. Fotoğraf sanatı açısından baktığımızda zaten teknolojiyle iç içe bir sanat olduğunu kabul etmeliyiz. Son zamanlarda dijital sistemde yaşanan hızlı gelişmenin beraberinde fotoğrafla ilgilenen sayısında bir artış yarattığı doğrudur. Ancak bunun görüntü oburları yaratmaktan çok öte bir şeyler yapmadığını da görmeliyiz. Çünkü fotoğrafta diğer görsel sanatlar gibi teknik+öz+biçim üçlüsüyle yani temel sanat kavramlarıyla yapılabilen bir şeydir. Fotoğrafın büyük bir kitle tarafından yapılmak istenmesinin temel sebeplerinden birisi anı dondurmanın müthiş büyüsü ve liberal ekonomiyle birlikte gelişen pazar ekonomisinin körüklemesidir. Büyü beraberinde büyük bir kapitali de sürüklemektedir. Tüm bunları ayırıp konuya sanat açısından baktığımızda ise yine analog sistemde olduğu gibi değişen bir şeyin olmadığını görürüz. Değişim sadece film yerine sensör, gümüş kristalcikler(gren) yerine ise pikseller gelmesiyle yaşandı. Fotoğraf makineleri aynı prensiple çalışmaya devam etmektedir.(netleme,pozlama ve karanlık kutuda ışığı engelleme) Oysa sanatın temel kavramlarında değişen hiç bir şey yok. Bu bağlamda açılan siteler fotoğrafın teknik açıdan kavranabilmesine katkıda bulunabilir. Belki biçimsel kavramları da öğretebilir. Ancak öz kültürel birikimimizle yapılabilecek bir şeydir. Görme biçimlerimizi etkileyebilecek önemli kaynaklara ulaşabilmek açısından da dijital ortamlar yadsınamaz bir işleve sahiptir. Fakat görmenin kültürel birikimle olanaklı olduğunu unutmamalıyız. Fotoğrafın çekilmediğini, yapıldığını düşünenlerdenim. İçeriği düşünülmemiş, sadece estetik değerlerinden dolayı çekilmiş fotoğraflar bizi günlük güzellik avcısı olmaktan öteye geçirmez. Görme kültürü sözünü aslında hissetme kültürü olarak ta adlandırmak yanlış olmaz. Görebilmek farkında olmayı beraberinde getirir. Farkında olabilmek için yaşama dair ilgili olmak gerekir. İlgili olan kimse kendisini birçok kaynaktan beslemesi gerektiğini bilir. Platon’un meşhur mağara teoreminde olduğu gibi gerçekleri görebilmek için yansımalara değil de bize gerçeği gösteren ışığa yüzümüzü dönmemizi sağlar farkında olmak. Kısacası bilinçlenmek beraberinde algılamayı da getirir. Algılamayla ilgili fotoğraf dersi verdiğim sınıflardan birisinde başıma gelen ve hala unutamadığım bir anımdan bahsetmek isterim; fotoğraf okuma yaptığım günlerden birisinde karşıma çıkan bir fotoğrafta otuza yakın öğrencim Hitler’i tanımadığı için fotoğrafı okuyamamıştık. Ardından gelen başka bir fotoğrafta Yahudi soykırımının yapıldığı bir dönemde kamp sakinlerini gösteren fotoğraftaki çizgili pijamalı ve inanılmaz zayıflıktaki insanları aynı sınıf, inşaat işçileri Pazar tatilinde diye algılamışlardı. Bunun şaşkınlığını atamadan gelen üçüncü fotoğrafta ise Kenan Evren’i ( Bu fotoğrafta 12 Eylül ‘e gönderme yapılıyordu) sınıfta bir kişi tanımış o da “ağabeylerimiz, ablalarımız kavga ediyormuş, onları ayıran adam” diyerek fotoğraf okuma dersini daha fazla sürdüremeyecek duruma sokmuştu beni. Örneklerde de görüldüğü gibi kültürel alt yapısını oluşturamayan bireylerin görme becerisinin de olamayacağı kesindir.
Öte yandan kompakt makinelerin, cep telefonlarının herkesin elinde olması sonucunda ise alışık olmadığımız yepyeni görselliklerin de bizleri beklediğini, gerçeğin tespit edilmesinde, sanatsal görüş açılarının dışında bize daha belgesel daha samimi görüntüleri de beraberinde sunacağını unutmamalıyız.


Aykan Özener

Fotoğrafçı-Akademisyen


www.aykanozener.net
www.aykanozener.deviantart.com
www.aykanozener.blogspot.com
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

BELGESEL FOTOGRAF VE HUMANiZM - A.Beyhan OZDEMİR


A.Beyhan Özdemir
İFOD Yön.Krl.Bşk.

BELGESEL FOTOĞRAF VE HÜMANİZM

Belgesel fotoğrafı çağının sorunlarına tanıklık ederek geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyan fotoğrafik tarz olarak tanımlayabiliriz. Çağının sorunlarına tanıklık etmenin yanında bu sorunları yansıtma, belgeleme, toplumları bu sorunlardan haberdar ederek çözüm yollarını arama, savaş, açlık ve yoksulluk karşıtı, insanların ezilmişliği ve yaşam koşullarının dikkate alınmasına çalışma, kısaca insan sevgisi yani hümanizma, belgesel fotoğrafçıların temel ödevlerindendir. Belgesel fotoğrafçılar gerçekten de belli bazı siyasal koşullarda başka yerlerde olup biten gerçekler hakkında kamuoyunu uyandırmakta yardımcı olmuşlardır.

İnsancıl tavırları kendisine kılavuz edinen bir fotoğrafçı, gerçeğe sadık kalarak, onu tarihsel gerçekliği içinde sunmak durumundadır. Çektiği her bir ... fotoğraf karesi de fotoğrafçıya sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukla fotoğrafçı, kişilerin kültürlerini, yaşam biçimlerini toplumların içinde bulunduğu tarihsel ve siyasal konumlarını, ortamlarını fotoğrafın teknolojisi ile kendi sanatsal ve ideolojik birikimiyle yorumlayarak görüntülemektedir. Belgesel fotoğraf, bir olayın fotoğrafa yansıtılması şeklinde algılanabilir veya mekan, zaman, olay ve kişilerin değişimini göstermektedir. Belgesel fotoğrafı etkili kılan, fotoğrafı çeken kişinin konuya bakış açısı, kompozisyonu ve yorumudur. H.Cartier Bresson "fotoğraf çekmek, kişinin beynin, yüreğini ve gözünü objektif eksenine dizebilmektir." derken fotoğrafçıların hümanist tavrını işaret eder.

Belgesel fotoğrafın tarihine baktığımızda ilk örneklerinin 1842 yılında David Octavius Hill ve Robert Adamson'ın çektiği 470 adet İskoç din adamının, İskoçyalı balıkçıların ve subayların fotoğrafları olduğu söylenebilir. 1855-1856 Kırım Savaşı'nda Roger Fenton, 1861-1865 yılları arasında ise Matthew Brady ve arkadaşları Amerikan İç Savaşı'nı belgelemişlerdir. 1870'li yıllarda John Thomson, Londra'nın yoksul insanlarını ve çeşitli mesleklere ait belgeleme çalışmalarını gerçekleştirmiştir. 1880-1890 yılları arasında Jacob Riis, 1900'lü yılların başında da Lewis Hine yoksulların, göçmenlerin ve çocuk işçilerin fotoğraflarını çekmişlerdir. 1900'lerin başından itibaren Eugene Atget, Paris ve çevresindeki günlük yaşamı ve zamanla değişen herşeyi fotoğraflamıştır. Bu fotoğrafçılar arasında Lewis Hine, kompozisyon ve teknik bilgisini belgeleme amaçlı kullanan ilk fotoğrafçı sayılabilir. Çünkü Lewis Hine'ın fotoğrafları, işgücünün kötüye kullanımına ait federal kanunları etkilemiştir.

1920'lerde Almanya'da August Sander, Alman toplumunun meslek ve sınıflarına örnek olacak grupların fotoğraflarını çekmiştir. 1930'larda Amerika'daki ekonomik kriz, özellikle çiftçiler, tarım sektöründe çalışanlar ve göçmenleri etkilemişti. Ülkedeki krizin atlatılmasına yönelik olarak Roy Stryker başkanlığında oluşturulan FSA (Farm Security Administration) "Çiftçi Güvenliği Yönetimi" çerçevesinde yoksul halkın belgelenmesi için bir grup fotoğrafçı görevlendirildi. Bu fotoğrafçılar arasında Dorothea Lange, Walker Ewans, Russel Lee ve Ben Shahn gibi fotoğrafçılar bulunuyordu. En iddialı fotoğraf projesi olan FSA projesi, tümüyle gelir düzeyi düşük gruplarla ilgilenmiş bir toplumsal belgeci çalışma örneğidir. Bu çalışma, bir yandan belgesel fotoğrafın yoksullara olan eğilimini yansıtırken diğer yandan da bu yoksulluktan kurtulmanın çözüm yollarının aranmasını sağlamıştır. Altı farklı ülkeden altı belgesel fotoğrafçının kendilerine ait hikayeleri dergilere satabilmek amacıyla 1947 yılında Magnum ajansı kuruldu. Magnum'u kuran fotoğrafçılar Macaristan'dan Robert Capa, Fransa'dan H. Cartier Bresson, İsviçre'den Werner Bischof, Amerika'dan David Seymour, Avusturya'dan Ernst Haas ve İngiltere'den George Rodger'dı.

Fotoğraf 1890 yılından itibaren basılı yayınlarda yer almaya başladı. 1920 ve 1930'larda toplumsal içerikli görüntüler doğruluk ve gerçeği aktarma açısından inandırıcı ve etkileyici bir konumdaydı. Aynı yıllarda özellikle Almanya, optik teknolojisi ve baskı teknolojisine öncülük etti. Böylelikle fotoğraf, yazılı yayınlar, dergi ve gazetelerde etkin olarak yeraldı. Fotoğraflı dergilerden "Life" 1936 yılında Amerika'da, "Picture Post" İngiltere'de ve "Paris Match" 1949 yılında Fransa'da yayınlanarak fotoğrafı etkin biçimde kullanmaya başlamışlardır.

Belgesel fotoğraf özünde hümanist bir misyon taşır. Bu misyon, acı çeken insanların, göçmenlerin, ezilenlerin ve sömürüye maruz kalan insanların hakkını korumak ve bunları kamuoyuna duyurarak (fotoğraflarla göstererek) toplum vicdanını harekete geçirmek amacını güder. Hümanizm, kısaca insan onuruna saygı gösterilmesi, insanın çok yanlı gelişmesine uygun sosyal yaşam koşullarının yaratılması temeline dayanır. Hümanist fikirler, sömürüye, sistemin bozukluğuna karşı yürütülen mücadele içinde meydana gelmiştir. Hümanizmin temel ilkesi bireyin özgürlüğünü savunmak, her insanın uyumlu gelişmesini ve sosyal baskıdan kurtulmasını sağlamaktır. Fotoğrafik tarzlar arasında "toplumsal belgeci" diye adlandırılan türün temelinde de hümanizma yatmaktadır. Çünkü fotoğrafın icadından bu yana insani bir sorunun olduğu her yerde belgesel fotoğrafçılar ortaya çıkmışlardır. Örneğin, 1860'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri'nde Adam Clark Vroman ve Edward S. Curtis'in kızılderilileri fotoğraflamaları, kaybolmakta olan bir kültürün belgelenmesi ve dünya kamuoyuna sunulmasıdır.

Ülkemizde belgesel fotoğraf çalışmaları yapan fotoğrafçılar oldukça fazla görünmekle beraber toplumsal bir soruna dikkat çekmek ve varolan soruna çözüm yolları aranmasını sağlamak için uğraş verenler çok azdır. Toplumsal belgeci türde çalışmalar yapan fotoğrafçılar arasında Fikret Otyam ve İbrahim Demirel dikkat çekmektedir. Fikret Otyam'ın Güneydoğu Anadolu gerçeğini belgelemesi ve sorunlarının çözümü için verdiği mücadele, belgesel fotoğrafçının sanatsal ve ideolojik yönün yanında asıl hümanist düşüncenin ürünüdür. İbrahim Demirel'in çalışmaları arasında Fikret Otyam ile yaptığı Doğu Anadolu yolculuğundan oluşturduğu "Eğer Bizi Sual Eden Olursa", 1980 yılında yurtdışında çalışan vatandaşlarımızı görüntülediği "Almanya'daki Türkler" (Orada İnsanlarımız Var Uzakta), "Anadolu'yum Ben", "Göçerler", 1991 yılında Zonguldaklı maden işçilerinin Ankara yürüyüşünü anlatan "Grevde Bir Gün", Gelibolu orman yangınını anlatan "Gelibolu'dan Mektup Var" adlı belgesel fotoğraf çalışmaları önemli bir yer tutmaktadır. Seçtiği konular ve bu konularda yaptığı fotoğraf çalışmaları İbrahim Demirel'in demokratik kişiliği ve sanatıyla hümanist bakış açısı, yorumu, sanatçı ve toplumsal belgeci tavrıyla önemli bir misyonun sonuçlarıdır. Belgesel çalışmaları arasında "Almanya'daki Türkler" adlı çalışmasında Türk vatandaşlarının Almanya'da yaşadıkları acılar, kültürlerarası uyumsuzluk, yabancılığın getirdiği korkular, güvensizlikler bir sanatçı duyarlılığıyla ele alınmıştır. Münster, Berlin, Köln, Dortmund, Essen gibi irili ufaklı birçok kentte yaşayan Türklerin fotoğraflarını çekmiştir. Demirel'in bu ilk renkli çalışmasıdır. Aynı zamanda bu görüntüler farklı iki kültürün renkleridir. Fotoğraflarda sadece Almanya'ya işçi olarak giden insanlarımız değil, 12 Eylül siyasal kargaşasından kaçıp Almanya'ya iltica edenler de vardır. Bu çalışmasını Türkiye'de sergilediğinde kamuoyunda büyük yankı uyandırır. Alman hükümetince davet edilir, fotoğrafları Dortmund Üniversitesi tarafından satın alınır. Basın ve televizyonlar konuya büyük ilgi gösterir ve kamuoyu etkisi ve desteği ile yabancı işçiler ile ilgili yasalarda iyileştirmeler yapılır. Demirel, bu çalışmasıyla ekonomik nedenlerle dili, dini ve kültürü kendi kültürlerinden çok farklı topraklarda çalışmak zorunda kalan insanların içinde bulundukları durumu hümanist bir yorumla fotoğraflamış ve belgelemiştir. İbrahim Demirel'in fotoğrafları kendi deyimiyle yalın, içten, katıksız, son derece doğal, hatta yaşamın ta kendisidir. Bu görüntüler, büyük bir yabancı köyde, köhne binalarda yaşam mücadelesi veren, sağlıksız koşullarda yaşayan insan fotoğraflarıdır. Gurbetteki Anadolu, farklı kültürlerin çelişkisini, yurt sevgisini ve sıla özlemini işlemiştir. Bakışlar genelde, ilgisizlikten, sevgisizlikten, terkedilmişlikten yakınmakta ve kendi kültürlerini korumaya çalışmaktadır. Demirel bu çalışması ile "gurbetçiler"in sorunlarını fotoğrafın evrensel ve hümanist diliyle ortaya koymuştur. Ünlü yazar Max Frisch, Demirel'in fotoğraflarını gördükten sonra "Biz işçi çağırmıştık, baktık ki gelenler İNSAN".

Sosyolojik araştırma süreçlerinden birisi de fotoğraf çekmek ve fotoğraflarla belgelemektir. Toplumsal bir soruna yaklaşımda "söz" unutulup giderken "görüntü" hem kalıcı olabilmekte hem de sorunun ortadan kaldırılması konusunda birer kanıt oluşturmaktadır. Çünkü fotoğraf, gerçekliği yalnızca yorumlamakla kalmayıp bir bakıma dünyanın da birer yorumudur. Aynı zamanda fotoğraf çekmek kendi içinde bir olay, üstelik olup bitene müdahale etmek, ideolojik bir mesaj vermek, saldırmak ya da küçümsemek gibi diktatörce haklara sahip bir olaydır.


Yararlanılan Kaynaklar :

-Berger, John, O Ana Adanmış, Metis yayınları, İstanbul, 1990
-Ertan, Güler, "Belgesel Fotoğraf", Fotoğraf Dergisi, Nisan-Mayıs 2000
-Fotografia del XX secolo, Museum Ludwig Colonia, Benedikt Taschen Verlag, Germany, 1997
-Hine, W. Lewis, Two Perspectives, Grossman Publisher, New York, 1974 -Iczkovits Jenö, Hefelle Jozsef, Portrefenykepezes, Müszaki Könyvkiado, Budapest, 1985
-Özdemir, A.Beyhan, "Fotoğrafik Dilyetisinin Evrimi Bağlamında Müdahale Sorunsalı", (Yayınlanmamış Doktora Tezi) DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 1996
-Sontag, Susan, Fotoğraf Üzerine, Çev.Reha Akçakaya, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul, Mayıs 1993
-Time-Life Books, Documentary Photography, USA, 1973
-Demirel, İbrahim, "Portfolyo - 4", Sanatyapım Yayıncılık, Ankara, 1995

http://www.beyhanozdemir.com/pages/yazilar/01.html

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

top