Image Hosted by ImageShack.us

Kitap : Belgesel Fotoğrafçılar Anlatıyor - SALGADO


SALGADO

Eğer tutkunuz fotoğrafsa, belgesel fotoğrafsa, bu sizin yaşam biçiminiz olmalıdır.


Fotoğraf benim için bir tutku mu bilmiyorum. Tutku bir gün sahip olup diğer gün kaybolan, başka bir tutkuyla başka bir istekle yer değiştiren bir şeydir. Bir hayat biçimi olabilir tutku. Ben, başından beri beraber yaşadığım büyük bir gerçeklikten geldim. Bu gerçeklik; ülkem, ailem,arkadaşlarım, gittiğim okul, aktif olarak katıldığım politik hareketlerdi. Fotoğrafçılığa başlamadan önce bu gerçeklikleri yaşamıştım. Tamamen aynı şeyleri yapmaya devam ediyorum, fakat artık fotoğraf da işin içinde. Bence, bu tutkudan başka bir şey. Başka türlü olmayı hayal etmek çok zor benim için.

Birçok zor ve sert olay gördüm. Fotoğraf çekmeye başladığınız anda ... o ortama uyum gösterme kapasitenizin olması gerekir. Görüntülediğiniz şeyleri hayatın diğer alanlarındaki deneyimlerinizin, örneğin ev hayatınızın bağlamına oturtabilmelisiniz.

Her şeyi tümüyle görüyorsunuz o sırada. Bir şeyi göstermek üzere fotoğraf çekerken kendinizi orada olma fırsatı bulamamış insanların yerine koyarsınız. Bu iki taraf arasında bir bağlantı kurarsınız. Sonunda belgesel fotoğrafı bir vektör olarak görürsünüz. Bir vektör "normal" hayatın çeşitli kavramları arasında bağlantı sağlar. İnsan hayatının acı tarafları da kolay tarafları da hayatın birer parçasıdır, bu yüzden ikisi de gösterilmelidir. Bunlar birbirine bağlanmalıdır.

Dünyada fotoğraftan korunması gereken hiçbir insan olduğunu düşünmüyorum. Dünyada yaşamakta olan her şey gösterilmelidir ve insanlar dünyanın diğer yerindeki insanların neler yaşadıklarını öğrenmelidir. İşte bir belgesel fotoğrafçının sahip olması gereken vektörel işlev de budur; insana diğerinin varlığını göstermek.
Bazen çoğunlukla zengin ya da bazen yoksul bir ülkede yaşanıyor bu. İnsanlar, dünyanın diğer yerlerindeki insanların çok zor bir hayat yaşadıklarını öğrendiklerinde şoka uğruyorlar. Bu insanlar gayet ciddi ve dürüst, çünkü bunu daha önce görme fırsatı bulamamışlar. Onlara bu fotoğrafları gösterip orada yaşananları anlattığınızda, bu problemle bütünleşmiş hale geliyorlar, bu sorun onların hayatlarının bir parçası haline geliyor.

Ben uzun dönemli projeler hazırlamayı severim. Yaptığım tüm öyküler için her zaman bir taslak hazırlarım. Enerjimi ve tüm düşüncelerimi yoğunlaştırdığım bir çerçeve yaratırım. Tabii ki bu çerçevede bir çok kapı ve pencere vardır. Bunun içine girer, dışına çıkar, yeni şeyler ve insanlar getirir, eskilerini götürürüm. Bu yöntemle kendinizi geliştirmek ve başkalarıyla çalışmak daha kolay olur. Nasıl hazırlanacaksınız? Nasıl fon bulacaksınız? Bu fotoğrafları kullanacak olan dergi ya da birlikte çalışacağınız organizasyon nasıl olacak? Sizin yaptıklarınıza açık olacak ve size bir şeyler verebilecekler mi? Ben olabildiğince açık çalışmaya gayret ederim. Örneğin hiçbir zaman bir fotoğrafı öykünün sonucunu göstermek için çekmem. İstisnasız tüm fotoğraflarım öykü açılmaya başladıkça kendilerini gösterir.

Bir yere sadece fotoğraf çekmek için gitmezsiniz. Amacınız bir öykü oluşturmaktır. Zaten sonuç olarak ben, belgesel fotoğrafçıların öykü anlatmaya bayılan insanlar olduğunu düşünüyorum. Bu öyküler uzun bir fotoğraf dizisinden çıkar.

Zaire'de, Ruanda'dan gelen insanlarla çalışırken dergilere elli,elli beş tane fotoğraf verdim. Bu elli beş fotoğraf bir dizi halindeydi. Öykümün başlangıcı, ortası,sonu ve onlara eşlik eden başlıkları vardı. Bu başlıkları okuyunca öykümü anlardınız. Fotoğrafları gördükçe öykümü anlardınız. İşte önemli olan budur.
İnsanlar, " yoksulların güzel fotoğraflarını çekiyorsun" derler bazen. Bunu söyleyen aslında hiçbir şey anlamamıştır, çünkü ben asla fotoğraf çekmek için gitmem. Ben güzel fotoğraf çekmeye gitmem. Güzel bir fotoğraf nedir ki ayrıca? Hayır. Ben öykümün içinde yaşamak için giderim, neler olup bittiğini anlamak için, fotoğraflarını çektiğim insanlara yakın olmak için ve bir şeyler iletebilecek bir bilgi akışı oluşturmak için.

Life,Time, ya da Stern dergileri bir öykü fikri verdiklerinde bu onların istediği türden bir öykü olur. Onlar kendi öykülerini yaratırlar ve fotoğrafçıdan gidip çekmesini isterler. Ya da fotoğrafçının dergiye sunacağı bir olayı anlatan öyküsü vardır, işte bu öyküdür.

Belgesel fotoğrafçılıkta ise durum farklıdır, fotoğrafçının büyük bir kaygısı vardır. Fotoğrafını çekmek istediğiniz konuyla ideolojik yakınlığınızın olması gerekir. Eğer olmazsa uzun süre içten ve empatik kalamazsınız. Kendinizi konu ile özdeşleştirmeniz gerekmektedir. Fotoğrafçı bir kez durumla karşı karşıya gelince daha önceden düşündüğü her şey değişir.

Tam bu anda fotoğraflarını çekmek için geldiğiniz insanlara bakışınız, onlarla aranızda kurduğunuz bağ, kendinizi öykünüzle özdeşleştirme biçiminiz, bağlı olduğunuz organizasyonla ilişkiniz, her şey tamamen değişmiştir. Fotoğrafını çekmekte olduğunuz insanlar, derinliklerinde yaşadığınız evrenin bir parçası olmuştur.

Bölge değişir, dil değişir, ülke değişir fakat öykü aynı kalmaya devam eder.
Dünyadaki teknolojik evrime kendimizi uydurabilmemiz ve bunun avantajlarından yararlanabilmemiz. O görüntüyü ortaya aktarabilmek için bir fotoğrafçıya her zaman gereksinim duyulacaktır. Değişen sadece mekandır. Önceden olduğundan daha fazla fotoğrafçı olduğunu kabul etmeliyiz ve artık şimdiye kadar yaşadığımızdan daha derin yaşamalıyız.

Belgesel fotoğrafçılık her zaman zor olmuştur. Şu anda, büyük ihtimalle daha önce olduğundan daha fazla fırsatımız var, çünkü bir çok büyük fotoğraf dergisinin ortadan kaybolmasına rağmen onların yerlerini yenileri doldurdu. Artık bu ülkede Pazar eki olan birçok gazetemiz ve Pazar dergilerimiz var. Birçok sivil toplum kuruluşu da kendi gazetesini basıyor. Peki CD-ROM yapabilmek için ne kadar fırsat var? Fotoğrafları tarayıp öyküyü anlattığınız sabit görüntülü gösteriler yapmak için ne kadar olanağımız var? Bu demektir ki, geçmişle karşılaştırıldığında ve fotoğrafçıların nüfusa oranı dikkate alındığında bugün fotoğrafı kullanmak üzere daha fazla olanak var.

Artık Life dergisinin en iyi günlerinde yayınladığı foto öykülerin aynılarını yapmaya devam edemeyiz. Otuzlarda ve ellilerde neler olduğunu ve öykülerin nasıl anlatıldığını öğrenmemiz ve olanlarla bütünleşmemiz gerekmektedir, fakat artık günümüzde neler yapıldığını da görmek gerekir. Yazmak istediğiniz öyküyü yoğun bir şekilde yaşamalısınız. Fırsatlar oradadır.

Belgesel fotoğraf yapmak isteyenler, eserlerini kalıcı kılmak isteyen sanatçılar gibi değillerdir. Konu bu değil. Bu sizin yüzde yüz hayatınız olmalıdır. Eğer bunu yapamadığınızı anlarsanız, tutkunuzun gerçekte nerede olduğunu bulmanız gerekir. Ama eğer tutkunuz fotoğrafsa, belgesel fotoğrafsa, bu sizin yaşam biçiminiz olmalıdır.

Sebastiao Salgado
Ken Light Çağımızın Tanıkları " Belgesel Fotoğrafçılar Anlatıyor"
Kitabından alınmıştır. Fv yayınları

Kitap Alışverişi İçin Tıkla

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Kendine Ait Bir Fotoğraf - Laleper AYTEK




KENDİNE AİT BİR FOTOĞRAF / Fotoğraf Yazıları

Laleper Aytek

Yayın evi :
Bileşim Yayınları : Barbaros Caddesi No:11 4. Levent-34396-İSTANBUL
0212 324 44 43 - yayinevi@bilesim.com.tr



“Kendine Ait Bir Fotoğraf”, Laleper Aytek’in çoğu Geniş Açı’da piramit, bir bölümü de www.fotograf.net’te kırmızı adlı köşelerinde fotoğraf üzerine yazılarının bir derlemesi.

Fotoğrafçının deyimiyle; “20 yıllık fotoğraf geçmişinin ilk kitabı”.

1960’da İstanbul’da doğan, 1985’de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nü bitirdikten sonra sosyal ekonomi master’ı yapmak üzere Oslo Üniversitesi’ne giden Aytek, 5 yıl Norveç’te kaldıktan sonra fotoğrafçılık yapma kararı ile Türkiye’ye döner ve 1991’de bir stüdyo açarak tanıtım ve reklam fotoğrafçılığı yapmaya başlar.

İlk (uluslararası)sergisini 1987’de, Türkiye’den 4 fotoğrafçıyla birlikte, Oslo’da “Photography from Turkey” adıyla açar. Son (uluslararası) sergisi ise “Celebration of Turkish Photography in Black & White” adıyla Şubat 2004’de Londra’da, St.Martin’s Gallery’de 16 fotoğrafçının katılımıyla açılan bir grup sergidir.

İlk kişisel sergisini ...1993’de Almanya’da, Duisburg’da “Ayrıntılar” adıyla açan Laleper Aytek, 1990’da Türkiye’de döndükten sonra Kadın Eserleri Kütüphane’sinde sürdürdüğü gönüllü çalışmalarının yanı sıra, Tarih Vakfı, İletişim Yayınları gibi kurumlarda da fotoğraf editörü olarak çalıştı. 1996’dan sonra dijital fotoğrafla ilgilenen fotoğrafçı, 1998’de Türkiye’nin ilk büyük dijital fotoğraf stüdyosunu Metro Cash&Carry Türkiye bünyesinde kurdu.

Laleper Aytek, 1987’den bu yana 11 kişisel sergi açtı, 15 karma sergiye katıldı.

20 yıldan fazla bir zamandır fotoğraf çeken, son 14 yıldır ise profesyonel olarak tanıtım ve reklam fotoğrafçılığı da yapan Laleper Aytek, fotoğraf yolculuğunu yıllarla, dışardan içeriye, siyah-beyaza, yüzlere, ifadelere, bakmalara, duygulara yani daha içerde olana doğru bir seyir izlediğini söylüyor.

“Fotoğrafın yalnız yapılması gereken tek kişilik bir iş olduğunu, fotoğrafladığınla karşılaşma anının kalabalıklarla birlikte yapılamayacağını daha fotoğrafa ilk başladığı yıllarda farkettiğini” söyleyen Laleper Aytek, fotoğrafın HCB’nin ifadesiyle fotoğrafın; gözün, kalbin ve beynin buluştuğu, buluşabildiği yerde yapıldığına inanıyor ve bu kitapta yer alan fotoğrafı düşünmek üzerine yazılmış 28 yazının bu nedenle böylesi bir peşindeliğin, kendine ait gerçek bir iç yolculuk ve seyrin samimi bir ilk adımı olarak” düşünülmesini istiyor.

2002 yılının Ekim ayında İstanbul’dan ayrılarak Bodrum’a yerleşen fotoğrafçı, profesyonel reklam ve tanıtım çalışmalarını İstanbul ve Bodrum’da sürdürmektedir.

164 sayfa
16 x 23,5 cm.
ISBN 975-271-093-x

Fiyatı :15 YTL

Kendine Ait Bir Fotoğraf


fotoğraf çekmeye başladıktan 20 yıl,

fotoğraf üzerine yazmaya başladıktan 10 yıl sonra

bir ilk kitap.

fotoğrafı düşünmek üzerine

fotoğrafa dair düşünceler(im), sorular(ım) ve akıl karışıklıkları(m).




Bu süreçte en çok şunları farkettim: aslında az olanın çok olduğunu ve en zor olanın insanın kendisi olması olduğunu.


Kendini tanıdığını, kendine yak(ın)laştığını zannettiğin zamanlarda bile bir bakıyorsun aslında kendinden km’lerce uzak(ta)sın. Çünkü, tıpkı bir fotoğraf gibi, kendine bakmak, kendindekilerin peşinden gitmek, önce korkuları ve derinlerdeki bilinmedik pek çok duyguyu su yüzüne çıkarıyor. Gerçek bir iç-seyri, bir iç-yolculuğunu ise onlarla karşılaşmaya, yüzleşmeye cesaret etmek başlatabiliyor. Fotoğraf bana böyle bir yolculuğu yapabilmem için sonsuz, sınırsız imkanlar sunuyor. İtalyan fotoğrafçı Mario Giacomelli’nin söylediği gibi; “eğer söyleyecek bir şeyiniz varsa, kimse dinlemese bile bir yolunu bulup söylersiniz.” Ben (de) bunu fotoğrafla ve fotoğraf üzerine düşünüp yazmakla yapıyorum.


Farkettim ki, kendi fotoğrafımın, kendime ait bir fotoğrafımın olabilmesi yani uzakları yakınlaştırmak ancak ve ancak böylesi bir iç-bakış, iç-karşılaşmadan sonra ya da o süreçte mümkün. Kendine bak(a)madığın zaman ve tam da o kadar göremiyor insan hayatın fotoğraflarını, hayattaki fotoğrafları. Gördükleri ve çektiklerinin aslında başkalarına ait olduğunu da anlayamadan fotoğraf çekiyor olduğunu düşünerek yaşaayabiliyor. Ama o fotoğraflar kimsesiz ve özellikle/en çok da deklanşöre basan kim ise onsuz, içsiz, katmansız ve iki boyutlu görüntüler olarak unutulup gidiyor.


Bu kitapta yer alan fotoğrafa dair sözlerim ve kimi görüntülerim kendimi böyle bensiz, benden uzak bırakmamaya dair açık bir çaba aslında. Kendimde farkettiklerimin, fotoğraftan/fotoğrafa dair sözlerden bir ifadesi. Yazdıklarımın bazen karşık, zor anlaşılır bulunduğunu duyuyorum. Demek ki diyorum: henüz yeterince azal(t)mamışım kendimi, eteklerimdeki taşları döküp, fazlalıklarımdan kurtulamamışım. Buna ömrüm yetecek mi bilemiyorum ama yaşadığım müddetçe Murathan Mungan’ın deyimiyle, ömrümü hayat yapabilmek için kendime ait böylesi bir izlemenin hep peşinde olacağım . Daha kendim olabilmek, daha kendime ait fotoğraflar çekebilmek için. Çünkü artık çok iyi biliyorum ki, fotoğraf (ve hayat da) ancak gerçekten kendimden bakabildiğim, kendim olma cesaretini kendimden esirgemediğim zaman geliyor, gelecek.





Laleper Aytek

Şubat 2005, İstanbul.



YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Kitap : Sanki - Merih AKOĞUL


SANKİ (as if...) Merih AKOĞUL
20 Eylül-3 Kasım 2007 tarihleri arasında bir kısmı İstanbul Fotoğraf Merkezi "Leica Gallery"de sergilenen fotoğraflarından oluşan 160 sayfalık siyah beyaz albüm, sanatçının daha önce de İkizim Söyledi Ben Yazdım(deneme) ve "Geçen Yaz Viyana"da albümünde de birlikte çalıştığı Karakutu Yayınları tarafından yayımlandı.

Merih Akoğul'un 2001-2007 yılları arasında Anadolu'da çektiği 72 fotoğrafından oluşan büyük boyutlu bu albüm, belgesel tarzın müdahalesiz, "doğrudan" çekilmiş fotoğraflarıyla izleyicilerini bir kez daha buluşturuyor. Nesneler, mekânlar ve insanlar arasındaki ilişkiyi, kendine özgü bakış açısıyla yeniden yorumlayan Merih Akoğul, Türkiye'nin farklı köşelerinde tanık olduğu ...görüntüleri, anların kendine has estetiğiyle siyah beyaz fotoğraflar üzerinden birleştirmeyi deniyor.

Yalnızca fotoğrafçılığı değil, eğitmenliği ve fotoğraf kuramıyla ilgili yaptığı çalışmalarıyla da yakından tanınan Akoğul, bir yandan Avrupa'nın çeşitli kentlerini, diğer yandan da Türkiye'nin ve yaşadığı kent olan İstanbul'un dinamiklerini de fotoğraflara dönüştürmek ve görsel bir bellek oluşturmak üzerine yoğun bir biçimde çalışıyor.

'Sanki' albümünde zaman, yeni bir sığınak daha buluyor kendine.

LEVENT ÇALIKOĞLU'NUN kaleminden "SANKİ"

Merih Akoğul'un bu fotoğrafları, Türkiye coğrafyasının 2000'li yıllardaki görünümüne ilişkin kişisel bir bakış sunmakla kalmıyor aynı zamanda yerleşik bir coğrafya bilgisinin nasıl yeni baştan okunabileceğine dair de önemli ipuçları barındırıyor.
..........

Daha önce de yazdığım gibi Merih Akoğul'un incelikli -hatta bazen sinir bozucu-, ayrıntılara düşkün, estetiği elden bırakmayan, görüneni değil daha çok geride kalanı öne çıkaran, görmeyi dizileştiren bir bakışı var. Bir şeyin peşinde olduğu için tesadüfleri önemsemeyen ama orada olmanın geniş zamanlılığını (hafızanın sonsuzluğunu) ciddiye alarak deklanşöre basan bir bakış bu. Şimdi olacaklarla değil, olduğu için bizim zamanımızı (geleceğin hafızasını) bozan, kuran, değiştiren, yaralayan anlarla ilgileniyor. Dağları, tepeleri ezberlenmiş; dili, kültürü söylemsel ve imgesel olarak didiklenmiş tanımlı bir coğrafyada yol almanın tehlikelerinin farkında.
..............

Merih'in bir coğrafyayı enine kesitler halinde kesen fotoğrafları öncelikle izleyen kişinin sorularından güç alan basit bir anlam sorunsalı üzerinden hafızaya dahil oluyor: "Şimdi, şu an izlediğim bu fotoğraflar, çok açık ki benimle aynı zamanı paylaşıyor. O halde beni bu kareleri izlemeye iten itki ne? Aynı coğrafyayı paylaştığım bu insanlar nasıl oluyor da sanki bilmediğim eylemleri tekrar ediyorlarmış gibi duruyorlar? Bu bakışlar, bu durumlar, bu ilişkiler daha önce fazlasıyla haşır neşir olduğum diğer fotoğrafların imgelerinden sıyrılarak nasıl hafızama yerleşiveriyorlar?" Bütün iyi fotoğrafçıların bu basit soruların cevaplarını bildiklerini ve görünüş dünyasını bu yalınlık alfabesi üzerinden tahlil ettiklerini düşünüyorum. Onların gerçeklikle kurdukları ilişki sayısız formülasyonun karmaşıklığından değil, doğal, olması gerektiği gibi olan bir izlekten beslenir. Merih'in fotoğraflarında da bu var. Eline 30 yıl önce kamera alan ve artık fazlalıkları silerek ilerleyen bir bakış onunkisi. Bir fotoğraf karesinde olmaması gereken şeyleri görüyor ve tüm çektiklerini kolektif bir hafızaya yerleşebilecek imgeler arasından seçiyor.


Sayfa Sayısı / Kapak: 160 /

Barkod / ISBN: 9789944714198 / 978 -9944-714-19-8

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

ARABESK: Haluk Çobanoğlu Fotoğraf Albümü


Belgesel ve haber fotografçısı Haluk Çobanoğlu’nun, dokuz yıldan beri sürdürdüğü belgesel fotograf projesi ‘Arabesk’, Fotografevi Yayinlari tarafindan yayinlandi.

Fransızca kökenli “arabesk” kelimesi, “Musikide Arap stiline benzetilmiş, iç içe geçen nağmelerle yapılmış parça” anlamına geliyor. Ancak bizim için Arabesk bundan çok daha fazlası: 1960’lardan bu yana kuşakları etkileyen bir müzik, hatta bir yaşam tarzı…

Günümüzde adı, besteci ve icracıları tarafından bile “fantezi müzik” olarak anılır olsa da, arabesk hâlâ hayatımızda. Kitlelerin sevdiği, seçkinlerin ise kıyasıya eleştirdiği Arabesk yakın tarihimizin ayrılmaz bir parçası. Ne yakın tarihimiz Arabesk’siz düşünülebilir ve anlatılabilir, ne de Arabesk yakın tarihimiz ... hesaba katılmadan sağlıklı biçimde değerlendirilebilir.

Arabeskin ilk tohumları Cumhuriyet döneminin başlarındaki kraldan da kralcı müzik reformu sırasında atıldı. Radyoda “alaturka”nın yasaklanması, İstanbul Konservatuarı’nın Doğu Şubesi’nin kapatılması; seçkinlerin öngördüğünün aksine eskiye yönelik talebi azaltmadı.

Bu yüzden de şarkılı Mısır filmleri, bu yakın geçmişin Osmanlı vilayetinden gelen sedalarıyla, ninelerimizle dedelerimizin kulaklarında taht kurdu. 1960’larda ise bu filmlerin bayrağını Yeşilçam devraldı. 1970’lerde şehirli aydınların “minibüs müziği” dediği bir türe kapılarını açtı ve taze kanıyla canlandırdığı sinemanın tahtına, televizyonun yenilgisine uğradığı 80’li yıllara dek oturdu.


1970’lerde kişisel isyanları dile getiren Arabesk, 1980’lerde palazlanan müzik endüstrisine ayak uydurarak uysallaşma yoluna girdi, yasaklı olduğu televizyonla barışması için “acısız arabesk” formülü uyduruldu. Gecekondular apartmanlara, 70’lerin işçi ya da hizmetlileri küçük ve orta ölçekli sermayedarlara dönüşürken, Arabesk de salt varoşlarda, köylerde değil, en “nezih” mekânlarda da çalınır ve aranır oldu. 1990’larda Arabesk adı unut(tur)uldu, artık radyolarımızda, gece mekanlarinda “fantezi müzik” çalınıyor.

Arabesk’i anlamaya ve anlatmaya çalışırken, toplumbilimci Adorno’nun, “Her müzik türü, toplumun bütününde var olan çelişkilerin ve gerginliklerin izini taşır” sözü bu fotograf projesi için anahtar nitelik taşıyor. Fotografçı Haluk Çobanoğlu, dokuz yıldır sürdürdüğü fotograf projesi Arabesk’te böyle bir açıdan bakıp bir coğrafyanın, bir ülkenin sesli ve sansür edilemeyen tarihi mirası olduğunu kabul ediyor; Arabesk’in dünyasında yitip gidenin, kalıcı olanın ve değişenin izini sürmeye çalışıyor.

Ünlü bir Arabesk müzik prodüktörü, Türkçe yapılan her müzikte arabesk unsurlar olduğunu söylüyor. Bizim de onsuz yapamadığımız ortada. Her yıl seçkin bir üniversitemizde düzenlenen arabesk konserlerinin başlığı da bu konuyu özetliyor: “İtiraf ediyoruz, biz bu şarkıları seviyoruz”


KİTAP HAKKINDA AYRINTILI BİLGİ

ARABESK
Haluk Çobanoğlu Fotograf Albumu
20 x 27 ,
192 sayfa,
Sert kapak,
Turkce – Ingilizce
49 YTL

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Sabit Kalfagil`in KOMPOZISYON Kitabı yeni baskısı ile tekrar kitapçılarda


Prof. Sabit Kalfagil`in ilki 1981 yılında basılan kitabı geçtiğimiz yıl Fotografevi Yayınları tarafından yeniden basılmıştı. Kısa sürede tükenen baskının ikincisi Epson`un katkılarıyla kitapçılardaki yerini aldı.
Kitapta 1981 yılındaki ilk baskısında yer alan sistematik çerçevesinde ilk baskıdaki bilgilerin yanında Sabit Kalfagil`in zaman içinde eklediği görüşleri yer alıyor.

Birinci Baskı: 2006`da 3000 adet basılmıştır.
İkinci Baskı: 2007`de 5000 adet basılmıştır.

Kitapçılar ve Fotografevi`nden 25 YTL karşılığı temin edilebilir.
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj Özcan Yurdalan


"Fotoğrafın belgesel olarak kullanımı, içinde yaşamamız için bize dayatılan sınırlara itiraz etmenin ve sorumluluk hissederek hayata müdahil olmanın yaratıcılığa açık alanlarından biri oldu. Dünya tarihinde de, Türkiye'deki kısa ve kesintili varoluşunda da benzer ihtiyaçlar için kullanılan bu alan, güvenilir tanıklıklar üstünden söz kurulan karşılıklı bir iletişim ortamı yarattı. Fotoröportajların anlattığı hikâyeler bir itirazı dile getirdi, muhalif duruşları ifade etti. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair fikirleri, görüntü ve yazıyla dile getiren anlatılar fotoröportajlarla yaratıldı."

Özcan Yurdalan'ın belgesel fotoğraf ve fotoröportajlar adına yukarıda bahsettiği üzere, merak sahibi olmak kadar anlama ihtiyacını hissetmek de önemli. Nitekim elinizdeki kitap da okura aynı perspektifi iletme amacını güdüyor: Belgesel fotoğraflar ve fotoröportajlar aracılığıyla yeni ve başka anlama biçimlerinin kapısını açmak...

Yayıncı : AGORA KİTAPLIĞI
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

top