Image Hosted by ImageShack.us

Ara Guler Biyografi ve Roportaji - Video


Ara Guler Biyorgrafi ve Roportaji - Video
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Magnum Photos "Turkiye" Sergisi - Ara Guler,Jim Goldberg, Bruno Barbey,Alex Webb Roportajı - VİDEO



Magnum Photos’un 16 fotoğrafçısının toplam 205 fotoğrafının yer aldığı “Magnum Fotoğrafları ile Türkiye” sergisi, 16 Şubat - 12 Mayıs 2007 tarihleri arasında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde sergilendi.
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Magnum Photos "Turkiye" Sergisi - Ara Guler Nikos Economopoulos Roportaji



Magnum Photos’un 16 fotoğrafçısının toplam 205 fotoğrafının yer aldığı “Magnum Fotoğrafları ile Türkiye” sergisi, 16 Şubat - 12 Mayıs 2007 tarihleri arasında İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde sergilendi.

Sergide, Robert Capa (1913-1954) , Erich Lessing (1923), Costa Manos (1934), Ara Güler (1928), Gilles Peress (1946), Leonard Freed (1929), Abbas (1944), Alex Webb (1952), Nikos Economopoulos (1953) Gueorgui Pinkhassov (1952), Bruno Barbey (1941), Jim Goldberg (1953), Antoine d’Agata (1961), Paolo Pellegrin (1964), Martin Parr (1952) ve Harry Gruyaert’ın (1941) toplam 205 fotoğrafı yer aldı.





YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Erdal Yazıcı'nın "Anlarda Öyküler" Fotograf Sergisi

Sergi Tarihi : 5 - 31 Ocak 2008
Sergi Yeri :Fotografevi Koç Allianz Galerisi


Erdal Yazıcı’nın uzun yıllardır Anadolu’nun farklı coğrafyalarında çektiği siyah beyaz karelerden oluşan sergi aynı zamanda bir retrospektif özelliği taşımakta.


Anlarda Öyküler

İstanbul’da Dünya Sineması fuayesinde açtığım ilk sergimin ardından 18 yıl geçti.İlk sergim,ilk göz ağrım…İlk heyecanım; izlenimler,görüşler,eleştiriler,övgüler…Sıradan yaşamımızdan kareler vardı;sergiye her gelen izleyici fotoğraflarda kendisinden bir şeyler buluyordu; geçmişlerine dair izler arıyorlardı çerçevelenmiş yaşamın içinde…Bu tür yerlerde ben ne aradıysam izleyici de aynı şeyi arıyordu çerçevelerde .Uzun bir zamanın ardından bu yıllara ait izler,yansımalar,film karelerinde birikti;aydınlığa çıkacak günleri bekledi bugüne gelinceye kadar. 10.sergimin açıldığı bugün, o gündür;arşivin karanlığından çıkıp ışıldadı kareler… Yaşamımıza tuttuğum aynadan birer iz düşümler bunlar… Yaşamımıza dair zamanın birer dökümü:Umutlar,sevgiler,hüzün,acı,hayal kırıklıklarımız…Toplam bu zamanın kalıntıları,bizden kalanlar…Anadolu topraklardaki yaşanmışlıklar…Bize ait yansımalar.
Bu büyük zaman dilimi içinde çok şey değişti; o karelerdeki çocuklar koca koca adam oldular; yaşlı olanların belki de bir kısmı hayatta değiller;şehirler,kasabalar,köyler,yollar,hava,su değişti; yaşam biçimimiz,beklentilerimiz,giyim kuşamımız,cebimizdeki para,kullandığımız araçlar değişti.Yaşadığımız yer küre daha da ısındı.O evler, sokaklar,sokak satıcıları, eski oyunlarımız,mahallemizden geçen yoğurtçu yok artık.Mızıkacı arkadaşlarımız, sokağımızda film gösterisi yapan ‘filmci amca’;sandığında koca koca elma şekeri satıcıları… Neredeler? Onlar, tarihin o anında film karelerine girdiler sessizce ve öykülerimize dahil oldular; bugün o film karelerinden aydınlığa çıktılar; onlar bugün buradalar;bizimle buluştular!.. Belki sizler de varsınız bu karelerin içinde;yaşamınıza dair küçük izlerin içinde … “Kara trenin kaçıncı vagonundasınız? Yolculuk nereye? Elindeki süt ve sıcak ekmek sabah kahvaltısına mı? Ailen bekliyor olmalı kahvaltı masasında. Topkapı Otogarı da bugün çok kalabalık; seyyar satıcılar yanı başınızda;az ilerdeki bit pazarına da ‘nur yağmış’!..Raziye Teyze bugün ipek kozalarıyla oynaşıyor.Hakem kıyak geçti; Kırkpınar çayırlarında boylu boyuna sırt üstü uzanmak bana yakışır mı hiç !.. Vah vah ,geçmiş olsun; hasar çok mu? Filmci amca ne gösterdi? Elma şekerleri de çok şekermiş…” Daha nice uçuşan sözler sergi süresince bu salonda çınlayacak!..O günün kara kutu’suyla benzeri sesleri gerçekten kaydetmek isterdim; oysa günümüzdeki aydınlık dijital kutular aynı kerenin üzerine bir de ses kayıtları yapıyorlar!.. Belki de gelecekte açacağımız sergilerde bu ses kayıtlarını da dinleriz!..
Bu sergideki kareler biri birinden çok uzak mekanlarda,ayrı ayrı konularda olsalar bile yaşamımızdaki uzun ,ince izler bunlar…Gün ışığına çıkan kareler;çerçevelenmeyi hak etmiş, hayatımıza dair siluetler.Belleğimizde kalmış ışık zerreleri. Anılarımız, katıksız, gerçekçi, sulandırılmamış belgeler; yan yana eklendiğinde o tarihten,o anlardan günümüze uzanan film şeritleri…Birer sessiz film sunumu…Hayatımıza dair bir senaryo, ya da öykü… “Hayatımız roman” bu karelerin içinde.Sizin ,benim ,onun daha ismini bilemediğimiz, göremediğimiz, ulaşamadığımız, sesini duyamadığımız nicelerinin hayat hikayeleri...Yani bizden, Anadolu’dan,yansımalar…
Nice sergilerde buluşmak dileğiyle…

Erdal Yazıcı

www.erdalyazici.com

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Josef Koudelka


Koudelka çağdaş fotoğrafçılar arasında yüksek düzeyde biçimsel çingene fotoğrafları ile tanınmış bir isimdir. 1962 yılından bu yana Doğu Avrupa, İngiltere, İrlanda, Fransa ve İspanya'yı gezerek geniş çaplı çingene çalışması gerçekleştirmiştir. Koudelka'nın diğer dikkat çeken yönü, kariyeri boyunca hiçbir ticari anlaşmayı ya da dergi çalışmasını kabul etmemiş olmasıdır. Çalışma yöntemi açısından da, hiç bir zaman belli ve sabit bir karanlık odaya sahip olmaması ilgi çekicidir. Bu nedenle halen basılmamış olan çok sayıda fotoğrafının olduğu bilinmektedir. Koudelka çalışmalarında, özellikle de çingene projesinde, homojen bir topluluğun yaşam, dogum, evlilik ve ölüm ritüellerini fotoğraflayarak zengin bir koleksiyon oluşturmuştur.

Koudelka'nın Çingene fotoğraflarına yöneltilebiecek en önemli eleştiri, aşırı düzeyde formel olmalıdır. 1962-1970 yılları arasında Prag Divaldo tiyatrosunda, sürdürduğu sahne fotoğrafçılığı deneyimi ile paralel olarak çingene projesi, biçimsel olarak, tiyatro deneyiminden izler taşımaktadır. Kareler göz önüne alındığnda, genel yapı itibari ile kurulan atmosferin ile fotoğraflanan nesne ve kişilerin, form ve duruşlarının teatral olduğunu söylememiz mümkündür. Aynı zamanda projenin yayınlanan fotoğraflarının kurgusuna bakıldığında, ölüme dair fotoğraflarda, az sonra perde kapanacakmışcasına törensel bir duruş söz konusudur.
Kodudelka'nın 1970 yılında ana vatanı Çekoslavakya'yı terk edip İngiltere?ye yerleşmesi kariyeri açısından önemli dönüm noktalarından biridir. Prag'da 1968 yılında yaşanan Dubcek'in liberalleşme politakalrının destekçisi olan Koudelka, 68 Prag Baharını Brejnev tankarı tarafından yıkılması ile umutsuzluğa düşmüş ve iki yıl sonra ülkesini terk etmek zorunda kelmıştır.


Bu gelişmenin ardından sürgün günlerinde çektiği fotoğraflarını "Exiles/Sürgünler" adlı kitapta toplumıştır. Exiles kitabı önceki çalşmasından daha olgun ve daha gözleme dayalı öğelerle karşımıza çıkmaktadır, Koudelka?nın Exiles çalışması "öteki"ni tanımaya çalışan bireyin mücadelesi şeklinde de okunabilir. Ötekine ait simgeler, göstergeled vğ işaretler, ardıl çalışması "Chaos"a kaynak oluşturacak şekilde Exiles?da yer almaktadır. Kitabın kurgusu da, ayrıca bir hikaye bütünlüğü içerisinde Kodudelka kimliğindeki yabancının öyküsünü anlatmaktadır. Kitabın açılış fotoğrafı, bu öykünün ilk basamağını oluşturur. Pragın normal günlerde en işlek meydanlarının birine doğrultulan objektif, meydananın olağan dışı boşluğunu yansıtırken, sanatçının kendi kolunu da (öğlen saati olduğunu gösteren kol saatiyle birlikte) karenin içine sokması, hem kendisi için hem de izleyici için yeni bir öykünün başladığını işaret etmektedir. Exiles'da 1971 yılında tanıştığı Bresson'un "Mutlak An" yaklaşımından izler bulmamız mümkündür. Mutlak An iye birlikte Çingenelerde söz konusu olan teatral atmosfer dağılmış, onun yerine biçimsel ancak anlık fotoğraflar geçmiştir.

Exiles'ın ardından Koudelka daha simgesel bir anlayışla, Chaos albümünde Panaromik görüntüler oluşturur. İlk iki çalışmasından farklı olarak kimi zaman aşırı derecede soyutlamaya dayanan yeni bir yönelim söz konusudur. Chaos'la birlikte gelişen Theo Anglepoulos un "Ulis'in Bakışı" filminin sahne çekimleri, panaromik fotoğrafı daha yalın biçimlerde kullanmasına örnek gösterilebilir.




Josef Koudelka Galerisi İçin TIKLA

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

2007 Leica Oskar Barnack Odulu

2007 Leica Oskar Barnack Ödülü Brezilyalı fotoğrafçı Julio Bittencourt’a ve
Mansiyon Ödülü José Cendon ile Margaret M. de Lange’a verildi.


FOTOĞRAF SERGİSİ 08 KASIM-23 ARALIK 2007

Sergi Salonu :İstanbul Fotoğraf Merkezi


Tarlabaşı Bulvarı No. 272 Beyoğlu – 80070 – İSTANBUL


Leica Oscar Barnack Ödülünü 26 yaşındaki Brezilyalı fotoğrafçı Julio Bittencourt, Sao Paulo şehir merkezinde çektiği bir dizi evsiz insan portresi ile kazandı. Leica Camera AG’nin Kültür programına dahil olan geleneksel yarışmanın mansiyon ödülünü Doğu Afrika’daki Psikiatri Hastahanelerinde yaptığı röportaj çalışması ile İspanyol fotoğrafçı Jose Cendon ve Norveçli fotoğrafçı Margaret M. de Lange kızlarının çocukluğunu ve ilk gençliğini konu edindiği uzun soluklu fotoğraf projesi ile kazandı.

1979 yılından beri, Leica’nın mucidi olan Oscar Barnack (1879-1938) anısına düzenlenen yarışmanın esas konusu insan ve yaşadığı çevredir. İlk başarılı 35 mm fotoğraf makinesi olarak kompakt Leica 1925 yılında piyasaya çıkışı, foto muhabirlik üzerinde kalıcı etkisi olan çok sayıda fotoğrafçının canlı röportaj fotoğrafları çekmesini sağladı. Agnes Sire’ın başkanlık ettiği jüri, kendisinin yöneticisi olduğu Henri Cartier Bresson Vakfında, Paris’de toplandı. Jürinin diğer üyeleri: François Hébel (Rencontres d’Arles), Hans-Michael Koetzle (Leica World), Brigitte Schaller (Leica Fotografie International), Gaëlle
Gouinguené ve Gero Furchheim’dı (Leica Camera Group).

Image Hosted by ImageShack.us


Julio Bittencourt’ın portre serisi 3 Kasım 2002’den beri Sao Paulo’nun merkezi Prestes Maia Avenue 911 numarada yaşayan evsiz insanları gün ışığına çıkardı. Bir yardım kuruluşunun desteği ile 1200’den fazla evsiz insana kalacak yer sağlanan bu yerdeki insanlara Bittencourt, onların günlük yaşam alanına müdahale etmeyen bir fotografçı olarak yaklaşır. Oldukça katı bir biçimde biçimsel kompozisyonlar kurar, portreleri binanın 364 penceresinden çeker. Korunmuş olan içerisi ile hiçte arkadaş canlısı olmayan dışarısı, köhne duvarların ne kadar yaşam ve güvenlik sağladığını gösterir. Bakımsızlığın işaretleri olan isten kararmış duvarlar, kırık pencereleri kapatmak için kullanılan geçici yamalar, içerideki dünya ile dışarıdaki arasındaki karşıtlığı güçlendirir. Şimdilerde Sao Paulo’nun yeni hükümeti, dikkat çeken bu sosyal problemi ortadan kaldırmak niyeti ile binayı temizlemeyi planlamaktadır.

Julio Bittencourt Galerisi İçin TIKLA


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Halkın İsyanı / Keny Arkana / La Rage Du Peuple



TARAFSIZ DEĞİL, SOKAKLARIN TARAFINDA
DÜNYANIN SOKAKLARI

'Dünyanın Sokakları'; isyanın, direnişlerin ve karşı çıkışların kalbi, sokakların gerçek öyküleri. Bolivya'dan Meksika'ya ; Kore'den Galler'e ; Abhazya'dan Fransa'ya; Devlet başkanlarından, gerilla liderlerine, İşgal fabrikası işçilerinden madencilere; Topraksızlardan Zapatistalara; emekçilerin, aydınların, yoksulların, yeryüzünün lanetlilerinin açlığa ve sefalete karşı; yaşamı savunmaları.

Masa başında değil, sokaklarda yaşayarak yapılan bir program. Tarafsız değil, sokakların yanında bir program.

'Dünyanın Sokakları' her Çarşamba 22.30'da Kanaltürk'te...




YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Leica Oskar Barnack Fotoğraf Yarışması




Leica Oskar Barnack Yarışma Formu İçin Tıkla

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Sabit Kalfagil -Makale


Prof. Dr. Sabit Kalfagil

- Fotoğraf tek kare işidir. Bir öncesini bir sonrasını aratmayacak tek kare.

- Eğer fotoğraf çekiyorsak bu çok daha farklı olarak bir tek anın görüntüsüdür. O an, anlatmak istediğimiz şeyi simgeleyebilecek kritik an olmalıdır.


Dijitale geçtiniz mi?

Çok eskiden, dışarıda çekim yaparken çocuklar gelip sorarlardı "ağabey, bu makine otomatik mi?" diye. O günlerde otomatik, kendi fotoğrafınızı ...çekebileceğiniz "self timer"i olan demekti. O güne göre bir teknolojik hünerdi. Giderek başka otomatikler çıktı. Diyafram ya da obtüratör otomatikler; sonra program gibi. Bunlar fotoğrafçılar arasındaki sohbetlerde bile merakla ve iftiharla konuşulurdu. Derken dijital kayıt sistemi çıktı. Nedir dijital? Filmin yerine ışığa duyarlı hücrelerle elektronik yöntemler kullanılarak fotoğrafın nokta nokta elde edilmesidir. Sonra da bu kayıt filmden olduğu gibi kağıda basılarak fotoğrafa dönüşür. Sonuçtaki kağıda bakarak farkı anlamak güçtür. Ancak büyüteçle bakıp anlayabilirsiniz. Bu bir fotoğraf türü müdür? Hayır, bin kayıt tekniğidir. Öte yandan bugün mevcut negatifler ve dialalardan baskı elde etmek için bile onlar taranıp dijitale dönüştürülüyor. Ancak öyle basılabiliyor. Ne oluyor bu fotoğrafların türleri mi değişiyor. Elbette hayır. O halde dijital fotoğraf ne demektir? Dijital dalda yarışma ne demektir? Dijital fotoğrafın yani kayıt yönteminin sadece teknik bağlamda bir farklılığı vardır. Bir dil olarak fotoğraf yine aynı fotoğraftır.

"Hocam, dijitale geçtiniz mi" diye soranlar herhalde sadece dijital bir makine aldınız mı dernek istiyorlar. Film bulamayınca elbette başka çaremiz kalmayacak. Ama sanırım bu sorunun altında bir prestij ölçütü olan "bu yeni tekniğe sahip oldunuz mu?" sorusu var. Bazı röportajlarda, anketlerde hep bu soruyu sorarlar. 'Dijital fotoğraf konusunda ne düşünüyorsunuz?" Hatta bu konuda paneller, münazaralar bile var. Tıpkı "para mı mutluluk getirir aşk mı gibi" Ne diyebilirim. Dijital bir kayıt yöntemidir. Dijital kayıtlar, bilgisayarda sağlanan olanaklarla, görüntülerin iyileştirilmesi konusunda ihtiyaç duyulan pek çok düzeltmeye elveriyor. Doğrudan fotoğraf için son derece yararlıdır. Reddedilemez. Yok aranan yanıt bu değil; eski kuşak fotoğrafçılar alışkanlıklarına bağlıdırlar ya, dijitali herhalde reddederler ve bu çatışma bize malzeme olur. Aslında bu sorulan, soranlardan bir kısmının daha bilinçli bir arayışı var. Eskiden sadece doğrudan fotoğraf- deneysel fotoğraf çatışması onlara malzeme olurdu. Şimdi dijital yöntemlerle, gerçek üstü bir evren artık kolayca yaratılabiliyor. Geleneksel yöntemlere oranla çok daha, hızlı ve geniş olanaklı manipülasyonlar yapılabiliyor. Şaşırtıcı illüstrasyonlara ulaşılabiliyor. Bunlar için ne düşünüyorum? onu soruyorlar. Eskiden ne düşünüyor idiysem onu düşünüyorum. Bu anlatım dilinin fotoğraftan çok resim dili olduğunu.


Dijital fotoğraf deyimi bunu açıklamıyor. Bu tür fotoğrafın geleneksel ıslak yöntemlerle yapılmış olanları, ile dijitalleri arasında bir fark yok. Bunların her ikisine de fotoğrafik illüstrasyon denilmesi çok uygun olur. Öte yandan doğrudan fotoğraf ister filmle üretilmiş olsun ister dijitalle her ikisinin de adı fotoğraftır. Bunlar ayrı türler değildir.

Pekiyi dijital dalda yarışma açanların beklentileri ne olabilir. Herhalde fotoğrafik illüstrasyon amaçlıyor olmalılar. Pekiyi bu kategori fotoğraf yarışmalarının içinde yer almalı mıdır? Tartışılır. Bana göre resim sanatının bir dalı olarak değerlendirilse yeridir.

Fotoğrafı Makineler mi Çekiyor?

Fotoğraf tarihinin ilk yıllarından beri yürütülen bu propaganda gittikçe daha çok taraftar topluyor. Nasıl toplamasın ki, "siz düğmeye basın gerisini biz çözeriz" sloganından bu yana makinelere öyle düzenekler eklendi ki nerede ise arkasında insan olmadan fotoğraf çekecek. Nerde ise ne demek? Doğada uzaktan kumanda ile vahşi hayvan fotoğrafları böyle çekilmiyor mu? Artık poz değerleri için hesap yapmaya, pozometre kullanmaya, net halkasını çevirmeye gerek kalmadı. Bütün bu kolaylıklar bizim gibi hem teknoloji meraklısı olan hem de işleri taşerona yaptırmaya meraklı uluslara çok uygun geldi. Üstelik fotoğrafı salt bir saptama olarak algıladığımızda da bunun ifraz edilecek bir yanı yoktur.

Pekiyi Fotoğraf Nedir?

Yüzlerce kez söylendiği gibi biz üç boyutlu bir mekanda yaşarız ve akan zaman içinde değişimleri ve devinimleri izleriz. Bu haliyle çevreyi algılamakta önemli bir eksiğimiz yok gibidir. Bunu sinemaya aktardığımızda akan zaman boyutu aynen vardır ama mekanın sürekliliği yerine sadece seçilmiş bir dikdörtgenin içi vardır, dışı atılmıştır. Bu seçimi yapan insandır, İnsan belli birikimi olan duyan, düşünen bir varlıktır. Ve bu seçim onun karandır. Yani saptama kişisel olmaya başlamıştır. Eğer fotoğraf çekiyorsak bu çok daha farklı olarak bir tek anın görüntüsüdür. O an, anlatmak istediğimiz şeyi simgeleyebilecek kritik an olmalıdır. Ve kamera arkasındaki adamın seçimi bu saptamayı iki ayrı bağlamda sınırlamıştır. Çerçeveleme ve kritik an seçimi. Dolayısıyla fotoğraf sinemaya göre daha kritik ve daha simgesel bir seçim sonucu ortaya çıkar. Bir süreç içindeki bu anlık görüntü nasıl olur da olan biteni anlatır? insanoğlu milyon yıldır olup biteni izleyip durmuştur, ilk kez gördüğü bir eylemi kolay çözemez. Ama bildik eylemler için simge görüntüler beyninde yer etmiş ve birtakım kalıplar oluşmuştur. O kalıplara uyan bir anın gösterilmesi onda tümüyle o eylemi çağrıştıracaktır, O anın öncesi ve sonrasına ait görüntüler şart değildir. Fotoğraf çeken ancak bunları biliyor ve uyguluyorsa meramını anlatabilir. Bu yüzden fotoğraf bir dildir, dilin sözcükleri bu kalıplardır. Makine sadece yazı kalemidir. Öyle diyorsunuz ama kalemi koyun kağıdın üstüne bakalım kendi kendine yazıyor mu? Oysa kameralar yazıyor. Bildiğimiz kağıt, kalem evet. Ne var ki günün teknolojisi artık sözlü bir kaydı yazıya dönüştürmeye de olanak veriyor. Yazıyı salt bir tespit olarak alırsak bu mümkün. Tıpta fotoğrafla olduğu gibi bir düşünceyi, bir duyguyu yazıya çevirmek için burada da orada da bir insanın varlığı zorunludur.

Fotoğraf Dili Nedir?

Tıpkı yazı dilinde olduğu gibi fotoğrafın iki kaygısından biri ne anlattığı diğeri nasıl anlattığıdır. Ne anlattığı belirginlikle kendini açığa vurur. Belirginlik belli eylem ve durumlara karşı gelen simgelerin bilinmesini gerektirir. Bu simgeler bin yıllar boyu insanın deneyim ve gözlemleri sonucu edindiği kalıplardır. Bunların en açık ifadesini bulması bakış yönü, bakış yüksekliği, bakış mesafesi ve özellikle zamanlama ile sağlanır, ikincisi ise söyleyeceğini etkili biçimde anlatmaktır. Bu da fotoğrafn yapısal öğelerinin bilinmesine ve bilinçli kullanılmasına bağlıdır. Bunlar başarılmadığı zaman tıpkı sözlü anlatımdaki gibi olumsuzluklar ortaya çıkar ki sözlü anlatımda buna kekemelik veya dilsizlik denmektedir. Bu durumda alt yazılar veya açıklamalar yardıma çağırılır ki bu fotoğrafın başarısızlığı demektir.

Fotoğraf Neden Hafife Alınıyor?

1. Büyük çoğunluk fotoğrafın kolay üretildiğini sanıyor. Sanılıyor ki fotoğrafı makinler çeker. Birçok fotoğrafçı da bu yanılgının içindedir. Bir bolümü sanıyor ki fotoğraf için orada bulunmak ve sahneye tanık olmak yeterlidir gerisini makine halleder. Makineniz ne kadar iyi ise fotoğraf da o kadar iyi olur. İkinci grup ise fotoğrafın tekniğini, ifade dilini ve lezzetini önemsemeyip sadece bir düşüncenin ifadesine araç olduğunu düşünüyor. Onlar için fotoğraf bir mesajı iletmek için kullanılacak araçlardan herhangi biridir. Her ikisi de fotoğrafın özgün diline bağlı fotoğrafça düşünme ve uygulama disiplinini dışladıkları için ortaya fotoğrafik tadları olan düzeyli işler çıkamaz.

2. Pek çok insan için fotoğrafı objesinden bağımsız düşünmek zordur, inanılıyor ki güzel fotoğraflar, güzel manzaraları olan ve güzel modellerden elde edilir. Böylece fotoğraftan alınan tat objesine mal ediliyor. Bu anlayış fotoğrafı ve fotoğrafçıyı önemsiz kılıyor.

3. Önemli bir mesajı olan fotoğraf azdır. Haber fotoğrafı hariç. Ne var ki bu tür fotoğraflar çoğu kez nitelikli ellerde değildir. Çok üretilir, çabuk tüketilir.

4. Modemizmin yerini postmodernizmin alması ile sanatın akılcı ve işlevsel yanı yok edildi.

Artık hiçbir şeyin doğrusu yanlışı yok bunlar önemini yitirdi. Tüketim ekonomisi yetenekli yeteneksiz herkese gerekli gereksiz kendisini ifade etme yolunu açtı. Ancak böylece çok fazla sanayi ürünü tüketilebilecektir. Bu arada güzel işleri bulmak için samanlıkta iğne aramak gerekiyor. Pekiyi bulunca onu tanıyabilecek miyiz? Kuşkulu.

5. Günümüzde reklam üretimin önüne geçti. Tüketicinin kaliteyi bizzat yargılama gücü yok edildi ve talep reklamlarla yönlendiriliyor, iyi satan ürünün kalitesiz olmasının hiç mi hiç önemi yok. " Kaliteyi belirleyen reklamdır ve yüksek fiyattır" inancı yaygınlaştı.Üretim azgınlığı ve dünyanın hurdalığa dönüştürülmesi yüzünden, her konuda olduğu gibi nitelikli işlerin fark edilmesini beklemek boşunadır. Günümüzde tüketim ekonomisinin rüzgarı ile "sıradanlığın sanatı" denilebilecek bir aksının egemen olmaya başladığını görüyoruz. Sıradan objeler elbette sanata konu olabilir ama bu, objenin sıradanlığı için kabul edilebilir. Bu arada sanat ürününün de sıradanlaştığını görmek hayret vericidir. Bu ortamda kendini iyi pazarlayan sansasyonlarla dikkat çekmeyi başaran fotoğrafçıların, saçma sapan işlerine binlerce dolarlık müşteriler bulabildiği bir dönem yaşıyoruz.

insanlık tarihinde alternatif periodlarla aklın egemen olduğu dönemlere dönüldüğü görülmüştür. Tekrar böyle bir döneme dönebiliriz. Bu tür saçmalıklar ibretle hatırlanacaktır.

Tasarım

Bir ihtiyacın karşılanması bir tasarımın gerekleridir. Ya da kişinin kendisini, bir fikri ifadeye mecbur hissetmesi de olabilir. Her iki durumda da beklenen sonuç işlevsel ve etkili bir ifadenin ortaya çıkmasıdır.

Tasarımdan uygulamaya doğru ilerleyen bu sürecin başarısı tasarımın uygulanabilirliğine bağlıdır. Uygulanabilir fikirler gene eski uygulamalardan çıkar. Sonuç olarak tümden gelimci gibi görünen bu süreç aslında tüme varımdan beslenmek zorundadır.

Tasarım başlangıçta bir düştür. Biçimlenmemiş bu bulutsu düşe ilham da denilebilir. Bunun fiziksel bir kimlik kazanması, biçimlenmesi için neye dönüşecekse o sanatın tekniğine bürünmesi gerekir. Teknik, dil demektir. Ancak o vakit anlatılanlar ifade kazanır ve başkalarınca da anlaşılabilir. "Biz kelimelerle düşünürüz." diyen Descartes bunu kasdediyor. Herhangi bir sanatı usta çırak yöntemiyle tümevarımcı bir yöntemle öğrenenler için sorun yoktur. Mimar Sinan, taş yontarak, duvar örerek, kemer kubbe yaparak mimarlığı öğrendiği için tasarım yapmayı hak etmiştir. Herhangi bir konuyu tasarlarken bu düşün nasıl gerçekleşeceğini bilmektedir. Ancak ayrıntıları bilen birinin yaptığı tasarım saygıdeğerdir. Tasarımın kararları, çizilen her çizgi ancak uygulama bilgilerine dayandığında anlamlıdır. Ancak o vakit denilebilir ki, önce tasarım vardı. Yoksa önce çizim vardı demek anlamsızdır.

Dizi Fotoğraflar

Disiplinlerarası sanatın daha adı sanı yokken dizi fotoğraflar gene bir batı esintisi olarak gelmişti. Oysa herkes çok iyi bilir ki fotoğrafı sinemadan ayıran kalın duvar bu noktadadır. Sinema tıpkı öykü gibi, müzik gibi bir süreci kullanırken fotoğraf, jilet kadar ince bir zaman dilimini kullanır. Bu özelliği ile fotoğraf tek kare işidir. Bir öncesini bir sonrasını aratmayacak tek kare. Bu yönüyle fotoğrafın sorumluluğu ağırdır. Öncesini ve sonrasını aratmayacak kritik bir anın saptanmasıdır. Fotoğraf karesini, sinema karesinden ayıran özellik budur. Bir fotoğrafin söyleyeceği söz tek karede anlaşılmamışsa ya fotoğrafçı yeterli değildir ya da fotoğraf dili bu anlatıma uygun değildir. Bu anlatım başka bir dili gerektiriyordur, iyi bir fotoğraf için başka kareler, alt yazılar ve sözlü yorumlar gereksizdir, yararsızdır, hatta zararlıdır, işi sulandırır, bayağılaştırır. Tek kare fotoğrafın vuruculuğu gibisi yoktur. Pekiyi hal böyle ise bir foto röportajın çoklu fotoğraflarını nereye koyuyorsunuz? Bu fotoğraflardan her biri başlı başına birer fotoğraf cümlesi olmalıdır. Bir araya gelince bir fotoğraf metni oluştururlar. O karelerden her biri bağımsız olarak söyleyeceğini tam söylemelidir. Değilse başarısızdır. Dolayısıyla bu tür fotoğraflar bir süreci çoklu fotoğrafla anlatmaya çalışan ne sinema ne fotoğraf olamamış örneklerle karıştırmamak gerekir. Bir örnek vermek gerekirse; adam kapıyı açıyor. Odanın ortasına ilerliyor. Koltuğa oturuyor. Kalkıp pencereyi açıyor. Bu fotoğraf dili olamaz, ancak teknik bağlamda fotoğraftır; tıpkı bir sinema karesi gibi dil olarak belki sinemamsı bir şeydir. Ayrıca bu anlatımdan kime ne, bana ne?

Fotoğraf Projeleri

Bir askerlik anısı: Yedek subay okuluna teslim olmaya gidiyorum, nizamiyeyi geçtim, büyük bir eğitim alanını da geçmem gerekiyor; sağda solda bir gün önce teslim olmuş, saçları üç numaraya tıraşlı adaylar, üstlerine pek de uymayan üniformalar ve yerinden kalkmaz postallar ile bağıra çağıra kendilerine komut verip sağa sola dönüyorlar, yere yatıp Bir süre sürünüp, doğrulup, çakılıyorlar. Gülmemek elde değil. Ertesi gün bende aynı durumda oldum. Ne mutlu ki, ülkemiz nerede ise yüz yıl oluyor ki savaş görmemiş. Ama belki bir gün... Ama bütün bu eğitimler bu belki içindir. Savaş temenni edilmez ama gerçek yaşamda diğer her türlü eğitim, gerçek uygulamalarla yüzleştirilmelidir ki, gerçek işlevini kazansın. Eğitimin doğrulan yanlışları test edilmiş olsun. Hastanesi olmayan bir tıp fakültesi düşünülebilir mi? Bunun fotoğraf projeleri ile ne ilgisi var diyeceksiniz. "Belki bir gün" adına eğitim yapılır ama proje yapılmaz. Bunun için belli bir gerçekleştirme iradesinin olması gerekir. Çünkü proje bir egzersiz değildir. Daha ciddi bir çalışmadır ve ciddi bir maliyeti vardır. Bu yüzden cihet-i askeriyede proje sözcüğü eğitim için kullanılmaz. Gerçek projeler için kullanılır. Proje kavramının böyle sulandınlması son yıllara özgü. Konuşulurken bir türkü projemiz, CD projemiz var deniyor. Nerede ise bir su böreği projemiz var denilecek. Eğitim içinde proje sözcüğünün kullanıldığı yerler sadece yapısallığın söz konusu olduğu ve eğitim için başka yöntemin bulunmadığı yapı projeleri için söylenirdi. Mimarlık eğitiminde bir banyo içinin düzeni, bir salonun döşenmesi ve ayrıntılar için proje denmez. Bunlar elemanter alıştırmalardır. Bunlar yeterince öğrenilince belli bir ihtiyaca yönelik yapısal bir senteze gidilir. Ona, proje denilir. Fotoğrafa gelince eğitim içinde temel fotoğraf disiplini içinde verilen tekil öğelerin ya da ikili üçlü çeşitli öğelerin çekiminde yeterince beceri kazanıldıktan sonra belli bir amaç ve uygulama için yapılan sentezler ancak proje adıyla anılabilir.

Oysa biz her zamanki aceleci tavrımızla daha siz bir çay fincanını, bir insan yüzünü, bir ağacı çekme konusunda yeterli görüş ve beceriyi kazanmadan adına proje dediğimiz daha kapsamlı işlere girip bunları sergilere, kitaplara dönüştürüyoruz. Bu işlerden maddi bir zarar görmeyen izleyicinin de buna bir itirazı yok. Zaten talebi hatta beklentisi de yok. Bunlar sponsorluk gibi gözden çıkarılmış paralarla arkası aranmayan desteklerle yapılıyor. Bu işleri yapanlar da medyada üç beş dakikalığına görünmüş oluyorlar. Sonrasında unutulan ve kimseye faydası olmayan, hatta zararı olan... Neden zararı olan çünkü bunlar gençlerin gözünde yerleşmesi gereken doğru- yanlış, güzel- çirkin kavramlarını saptırıyorlar ve kafaları karıştırıyorlar. Bu işler işlevsiz ve sorumluluk dışı kaldığı takdirde hem maddi hern entelektüel zararlan sürecektir. Siz bir mimari proje sergisini gezerken o projelerin sadece albenisine bakarsınız, Doğru ya da yanlış olduğunu bilemezsiniz. Umurunuzda da değildir ama kendinize bir ev yaptıracak olsanız mimarın canına okursunuz. Bu yüzden bu projelere sponsor değil gerçek sahip bulmak gerekir ki işlevi belli olsun, doğrusu yanlışı ayırt edilsin. Yoksa yapıldıktan sonra bir kez yüzüne bakılacak sonra depoya atılacak işler olmasın. Diğer sorumsuz ve sorunsuz görülen işlere alıştırma gibi bir ad bulup böyle konuşsak daha doğru olur. Sözü daha fazla uzatmayacağım. Zaten benim de bugün bir süper-market projem var. Gidip domates ve salatalık alacağım.

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Henri Cartier Bresson - HCB Biyografisi


Henri Cartier Bresson

Yaşamöyküsü

31 Ocak 2006 - 09 Nisan 2006

22 Ağustos 1908'de Seine-et-Marne bölgesinde, Chanteloup'da doğdu, 3 Ağustos 2004'te Provence'ta, Montjustin'de öldü.

Genç yaşta resim sanatına ilgi duydu, André Lhote'la resim öğrenmek için Lycée Condorcet'de sürdürdüğü orta öğrenimini yarıda bıraktı, daha sonra da ... İngiltere'ye, Cambridge'e gitti.

1931 yılında fotoğraf çekmeye başladı ve cebinde 'fetiş' fotoğraf makinesi Leica'yla Avrupa'yı keşfe çıktı.

1933'te Julien Lévy, New York'daki galerisinde ilk Henri Cartier-Bresson sergisini açtı.
Henri Cartier-Bresson bir yıl sonra Meksika'ya giderek bir yıl orada kaldı. 1935 yılında Birleşik Devletler'e döndüğünde, sinemayla ilgilenmeye başladı ve yine Julien Lévy'nin galerisinde, Walker Evans ve Manuel Alvarez Bravo'nun çalışmalarıyla birlikte kendi fotoğraflarını sergiledi. 1936'dan başlayarak üç yıl süreyle sinemacı Jean Renoir'ın ikinci assistanı oldu.

1940 yılında Almanlar tarafından tutsak edilen Henri Cartier-Bresson, Şubat 1943'te, birkaç girişimin ardından kaçmayı başardı. Yeniden fotoğrafçılığa döndü ve aynı yıl birçok sanatçının portresini çekti (Picasso, Matisse, Braque, Bonnard…). 1944'te, savaş tutsaklarının ve toplama kamplarına gönderilenlerin yurda dönüşünü konu alan Le Retour (Dönüş) adlı belgesel filmi yönetti. 1946'da, öldüğünü sanan dostlarının Modern Sanatlar Müzesi'nde anısına bir sergi düzenledikleri sırada New York'a döndü.

1947'de, Robert Capa, David Seymour, George Rodger ve William Vandivert'le Magnum Photos'u kurdu.

Doğu'da yolculuk etmeyi sürdürdü, 1947'de önce, Gandhi'nin ölümü sırasında Hindistan'a, daha sonra Çin'e, Endonezya'ya, SSCB'ye, Küba, Meksika ve Japonya'ya gitti.

1974 yılında kendini bütünüyle desene verdi ; ama portre ve manzara fotoğrafıyla ilgilenmeyi de sürdürdü.


Henri Cartier-Bresson Vakfı 2003 yılında, Paris'te, Montparnasse'ta açıldı. Henri Cartier-Bresson, 3 Ağustos 2004'te, Provence'da, Montjustin'de öldü.

Henri Cartier-Bresson, yakın ilişki kurduğu Gerçeküstücüler gibi, görüntüler dünyasına uyarlanmış bir tür otomatik yazı kullanmıştır. Ona göre : " Fotoğraf çekmek, aklı, gözü ve yüreği aynı nişan çizgisi üstüne getirmektir. Fotoğraf bir yaşam biçimidir. " Yapıtının önemli bir bölümü, çevremizi saran, görünürde sıradan olayları konu alarak, " belirleyici bir an" içinde onların evrensel boyutlarını ortaya çıkarmayı amaçlar.




Henri Cartier Bresson Galerisi İçin TIKLA

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Roma Ara Pacis Müzesi`nden İstanbul`a Bakmak


“ÖTEKİ İSTANBUL”
İstanbul, Ara Pacis Müzesi’nde
Fotografevi; Ara Güler, Erdal Yazıcı, Kutup Dalgakıran, Coşkun Aşar ve Ercan Arslan’ın
fotograflarını İtalya’nın önemli müzelerinden Ara Pacis’de Romalı fotograf ve sanat
severlerle buluşturdu.
Ara Güler ve Erdal Yazıcı’nın siyah beyaz İstanbul Klasiklerinin yer aldıgı sergide Kutup
Dalgakıran’ın Kuştepe’deki Roman Mahalleleri, Coşkun Aşar’ın “Sokak Çocukları” projesi
ve Ercan Arslan’ın da İstanbul’u simgeleyen tarihi ve turistik mekanları ve etrafındaki
yaşamı gösteren karelerinin yer aldıgı sergi 1 ay boyunca ..... Roma’daki fotografseverlerin
izlenimine açıldı.
Fotografevi’nin Intesa & C.P. SRL, Roma Kültür ve Tanıtma Muşavirligi ve Roma
Belediyesi ile birlikte yürüttügü organizasyon Avrupa Komisyonu İtalya Temsilciligi,
Avrupa Parlamentosu İtalya Ofisi, T.C. Roma Büyükelçiligi’nin himayesinde ve Türkiye
- İtalya Dostluk Birligi destegiyle gerçekleştirildi.
İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano sergi açılışında gönderdigi mesajda, “Türkiye’nin
harikulade kültürel zenginliklerinin degerlendirilmesi açısından serginin Türk ulusunu
daha iyi tanımaya vesile olacagına inandıgını” belirterek, “Ara Güler ve diger genç
sanatçıların fotografları, İstanbul’un mevcut gerçegini yogun biçimde yansıtırken, bu
kentin gelenekleriyle olan derin baglarını da ön plana çıkarmak suretiyle Türkiye’nin tarih
boyunca Akdeniz kültüründe oynadıgı role de iflaret etmektedir” dedi.
Sergilenen fotograflar ayni zamanda İtalyan Yayınevi Gangemi Editore tarafından İngilizce
ve İtalyanca hazırlanan bir katalog olarak yayınlandı.
15 Kasım’da yapılan açılış ile seyirciyle buluşan sergi 1 ay boyunca Roma’daki Ara Pacis
Müzesi’nde izlenebilecek. Müze bu sergiden önce ünlü modacı Valentino’nun 45 yıllık
tasarım hayatı boyunca yaptıgı elbiseler, çizimler ve fotograflara ev sahipligi yaptı.




“İstanbul’a Bakış”
Bu kente ilk defa gelenlerin, burada yaşayanlar hakkındaki izlenimleri “tuhaf”tır. insan
davranışlarına anlam veremezler. Sokaktaki insanların ne düşündüklerine, tepkilerine,
sevinçlerine.
Gerçekten kavgamı ediyorlar, yoksa arkadaşlar m›?
Çok uzun süredir birbirlerini tanıyorlar mı?
Yoksa ilk defa mı karşılaşmışlar?
Yaşadığı kente ait midir yoksa o da kendisi gibi yeni mi gelmiştir?
İnsanların diyaloglarını dışardan dinleyenlerin, bir anlam çikarabilecegi tek bir karışıklık
sözkonusu degildir. Tuhaf bir durum... Ancak aynı zamanda bir zenginlik.
Bu kent zengindir.
Binlerce yıldır birçok farklı uygarlıgın iz bırakarak geçtigi, birçok uygarlıgında dogdugu
bu topraklar gerçek anlamda çok katmanlıdır.
Her eskiye dair tarihi olan kent çok katmanlımıdır?
insanın yaşadığı kentin tarihinin çok eskilere dayanıyor olması o kentin kültürel katmanlara
sahip oldugu anlamına gelmez. Bir kentin tarihi çok eski olabilir. Bu tarih içinde dogrusal
bir çizgide gelişebilir, ilerler ve bugünlere gelebilir.
İstanbul böyle degildir.
Kent insanının binlerce yıllık uygarlık serüveni, güneyden, dogudan, kuzeyden ve batıdan
farklı tarihlerde İstanbul'a gelip yerleşen, geçiş alanı olarak kullanan birçok kavim, ulus
veya topluluk izlerini ya da izdüşümlerini bu kente bırakmıştır.
İstanbul bir anlamda uygarlıklar tarihidir. Bu uygarlıkların bir kısmı üstüste katmanlar
halinde gelişmiş, birbirini var ederken, bir kısmı ise dikey katmanlar halinde yanyana var
olmuş ve yanyana geldikleriyle eytişim içinde gelişmiştir. İstanbul yatay ve düşey
katmanlardan oluşan bir kültürler kütlesidir.
Kültürler kütlesinin izdüşümleri iki temel unsurda kendini açıga vurur:
Sözcük ve zaman
Sokagın sözcükleri, sokagın iletişimi bu kütlenin açıga çıktıgı göstergelerdir.
Sokagın iletişimindeki göndermeler, anıştırmalar,sesler, vurgular, tonalite, eski zamanların
yankıları ve karmaşıklığıdır. Sokak kozmopolittir, toplum kozmopolittir...
Bu aynı zamanda o sözcüklerin -dilin- anlamının çok anlamlı, çok katmanlılığının kanıtıdır.
Sözcüklerin çok anlamlılıgı dilin ait oldugu toplumun ve o toplumun kültürünün de yatay
ve dikey katmanların ipuçları, hatta açıga çıkmalarıdır.
Sokagın sözcüklerinin müzikalitesi o sokagın katmanlılıgının iflaretidir.
Yaşadıgımız kentler bu anlamda her biri çok sesli koroların provalarını andırır.
Cazip olan, heyecan verici k›lan da bu sokaklar›n çok sesli korolar olmas›d›r.
Evet çok sesli koro sanki prova yap›yordur sokaklarda. Her sokag›n, her meydan›n, her
arka bahçenin kendi çok sesli korosu kendi içinde katmanl›, diger sokaklar ile yan yanadır.
Sözcükler, sesler, müzikalite...
Bu kentin dil gibi zaman algısı da kendine özgüdür. Zaman dogrusal degildir. Bir saçınım
halindedir ve geçmişle, gelecege, bugüne, yar›na, düne veya çok daha baflka zamanlar›n
flimdiki zaman›d›r. Ancak flimdiki zaman›n içinde erimifl, yokolmufl olarak degil. Tüm
varl›g›yla flimdiki zaman›n içindedir. Bir anlamda zaman›n bizatihi kendisi paradoksdur.
‹stanbul, eskide kalm›fl kenti olamayan bir kenttir.
Bu kent ayn› zaman diliminde 300 y›l önceyi, 50 y›l önceyi, 100 y›l sonray› yaflayan bir
kenttir. Üstelik tüm zaman dilimleri birlikte ve yan yanad›r. Dünyan›n baflka hiç bir kentinde
olmayan bir özelliktir bu...
Ve kentin kahramanlar› olan, fahifleler, pezevenkler, katiller, serseriler, sokak çocuklar›,
lezbiyenler, dilenciler, kumarbazlar, aristokratlar, yazarlar, çizerler... iflçisi, köylüsü,
burjuvas›, bu farkl› zamanlar› bedenlerinde temsil ederler. Kent beden olmufltur.
Bu kent gerçek anlamda sözcüklerden oluflmufl ve zaman›n her yöne dogru akt›g› düfller
denizidir ve fotografç› iflte bu düfller denizinin kahramanlar›n›n etraf›nda kürek çeker.
‹stanbul kendidir. Baudelaire'in dedigi gibi:
Yara bende, bݍak bendedir
Kurban da ben, cellat da benim.
Ara Güler, Erdal Yaz›c›, Kutup Dalgak›ran, Coflkun Aflar ve Ercan Aslan'›n fotograflar›ndan
oluflan bu sergi, iflte bu düflüncelerin ›fl›g›nda bir araya getirilmifltir. Her fotografç› bu
düfller denizinin farkl› derinliklerinde çal›flm›fl ve ve yine bu düfller denizinin bir parças›nda
gizli kalm›fl müzik parças›n› aç›ga ç›karm›fl, kahramanlar yaratm›fl ve seslendirmifltir.
FOTOGRAFEV‹

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Ara Guler Biyografi



Ara Güler / Foto Muhabiri

1928'de İstanbul'da doğdu. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı. Yine aynı yıllarda Muhsin Ertuğrul'un açtığı tiyatro kurslarına devam etti. Amacı, rejisör yada oyun yazarı olmaktı. Gazetecilik yaşamına 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ne devam ediyordu. Askerlik görevinden sonra Hayat dergisine gidi ve fotoğraf bölümü şefi olarak 1961'e kadar çalıştı. 1956'da Time-Life Türkiye'de büro açınca, bu yayın grubunun Yakın Doğu muhabiri olarak çalışmaya başladı. 1958'de Paris-Match ve Der Stern dergilerinin de Yakın Doğu muhabirliğini üstlendi. Aynı yıllarda Henri Cartier-Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı'na katıldı. 1961'de İngiltere'de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP'ye (American Dergi Fotoğrafçıları Derneği) kabul edildi ve bu kuruluşun tek Türk üyesi oldu. 1962'de Almanya'da, çok az fotoğrafçıya verilen "Master of Leica" ünvanını kazandı. Aynı yıl fotoğraf dünyasının çok önemli bir yayını olan ve İsviçre'de çıkan camera dergisi, onunla ilgili özel bir sayı hazırladı. 1961'de..... ABD'de basılan Mariana Noris'in Young Turkey adlı yapıtında fotoğrafları kullanıldı. 1967'de Japonya'da çıkan "Photography of the World" antolojisinde Richard Avedon ile birlikte bir dizi fotoğrafı yer aldı.1970'de Türkei adındaki fotoğraf albümü, Almanya'da yayınlandı. Sanat ve sanat tarihi konularındaki fotoğrafları ABD'de Horizon, Time-Life ve Newsweek kitap bölümlerince ve İsviçre'de de Skira Yayınevi tarafından kullanıldı. Lord Kinross'un 1971'de basılan Hagia-Sophia (Ayasofya) kitabının fotoğraflarını çekti. Skira Yayınevi tarafından Picaso'nun 90'ıncı yaş günü için hazırlanann Picasso, Metamorphose et Unite adlı kitabın İngilizce, Fransızca ve Almanya baskılarında kapak fotoğrafı onundu. 1967'de Kanada'da açılan 'İnsanların Dünyasına Bakışlar" sergisinde, 1968'de New York Modern Sanatlar Galerisinde düzenlenen "Renkli Fotoğrafın On Ustası" adlı sergisi ve aynı yıl Almanya'da Köln'de, Fotokino Fuarı'nda yapıtları sergilendi. 1972'de, Paris Ulusal Kitaplık'ta sergisi açıldı. 1975'de ABD'ne davet edildi ve bir çok ünlü Amerikalının fotoğrafını çekti. Bu gezinin ardından hazırladığı Yaratıcı Amerikalılar sergisi, dünyanın bir çokkentinde açıldı.


Bu arada , Bertrand Russel'dan Winston Churcill'e, Arnold Toynbee'den Picasso'ya, Salvador Dali'ye kadar birçok ünlü kişinin fotoğrafını çekti. Bu röportajlar arasında en ünlüsü, fotoğrafçılara poz vermeyişiyle bilinen Picasso ile yaptığı Picasso Röportajları'dır. 1979'da Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin foto muhabirliği dalındaki Birincilik Ödülünü aldı. 1980'de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından "Fotoğraflar" adı altında kitap haline getirildi. 1986'da Hürriyet Vakfınca basılan, Prof. Abdullah Kuran'ın yazdığı "Mimar Sinan' kitabını fotoğrafladı. Aynı kitap, 1987' de Institute Of Turkish Stades tarafından İngilizce olarak yayımlandı. 1989' da Hil Yayınları, yıllardır fotoğrafını çektiği sinema dünyasının ünlülerini ' Ara Güler'in Sinemacıları' kitabında topladı. 1991' de Dış İşleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı'nın ( Cevat Şakir Kabaağaçlı ) ' The Sixht Continent ' adlı kitabını fotoğrafladı. Bu arada Güney Amerika dışında, bütün dünyayı gezerek röportajlar yaptı ve çektiği fotoğraflar Magnum Ajansı kanalıyla çeşitli ülkelere dağıtılarak birçok dergi ve gazetede basıldı. 1989'dan başlayarak 'Day and The Life... ' programına katıldı. Endonezya, Malezya ve Brunei'de dünyanın en ünlü fotoğrafçılarıyla birlikte çalıştı. Yıllardır üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları, 1992'de Fransa'da Edition Arthaud, ABD ve İngiltere'de ise Thames and Hudson tarafından 'Sinan, Architect of Soliman the Magnificent' adı ile lüks bir baskıyla yayınlandı. Aynı yıl, Living in Turkey adlı kitabı yine Thames and Hudson tarafından ABD ve İngiltere'de, Archipelago Press tarafından Singapor'da 'Turkish Style' başlığıyla, Albin Michel Yayınevi tarafından Fransa'da 'Demeures Ottomaanes de Turqie' adıyla yayınlandı. '90lı yıllarda art arda 'Eski İstanbul Anıları', 'Bir Devir Böyle Geçti Kalanlara Selam Olsun', 'Yitirilmiş Renkler', Yüzlerinde Yeryüzü' adlı kitapları yayınlandı. Ara Güler'in Fotoğraflarının büyük bir bölümü Paris'te Ulusal Kitaplık'ta, ABD'de Rochester Eastman Müzesi'nde ve Nebraska Üniversitesi Sheldon Koleksiyonu'nda, Almanya'da Köln'de Museum Ludwig'de Das İmaginaire Photo-Museum'da bulunuyor.

*("Ara Güler'e Saygı" adlı kitaptan alınmıştır.)

Image Hosted by ImageShack.us


Ara Güler'in Kitapları :
Öster om Eufrat (Fırat'ın Ötesi), Tidens Förlag, İsveç, 1960.
Young Turkey, Metin: Mariana Noris, Med & Company, New York, 1964.
Topkapı Sarayı-Sultan Portreleri, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul , 1967.
Türkei Terra Magica, Münich, 1970.
Hagia Sophia, Metin : Lord Kinross, Newsweek Books, New York, 1972.
Yaratıcı Amerikalılar, Amerikan haberler Merkezi, 1975.
The Splendour of Islamic Calligraphy, Thames & Hudson, Londra, 1976.
Harems, Chene & Hachette, Paris, 1980.
Fotoğraflar, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1980.
Fikret Mualla, Metin: Turan Erol, Cem Yayınları, İstanbul, 1980.
Bedri Rahmi, Metin : Turan Erol, Cem Yayınları, İstanbul, 1984.
Mimar Sinan, Metin : Prof. Dr. Abdullah Kuran, Hürriyet Vakfı yayınları, İstanbul, 1986.
Mimar Sinan, Metin : Prof. Dr. Abdullah Kuran, Institute of Turkish Studies, Washington, D.C. , 1987.
Sinemacılar, Hil Yayınları, İstanbul, 1989.
The Sixth Continent, Metin : Halikarnas Balıkçısı, T.C. Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi, Ankara, 1991.
Sinan Architect os Soliman the Maginificent, Metin : John Frelly & Stephanos Yerasimos, Themes & Hudson, Londra ve New York, Ed. Arthaud, Paris, 1992. Living in turkey, Metin : Stephanos Yerasimos, Thames & Hudson, Londra ve New York, 1992.
Demeures ottomans de Turquie, Metin : Stephanos Yerasimos, Albin Michel, Paris, 1992.
Turkish Style, Metin : Stephanos Yerasimos, Archipelago Press, Singapur, 1992. Eski İstanbul Anıları, Dünya Şirketler Grubu yayını, İstanbul, 1994.
Bir Devir Böyle Geçti Kalanlara Selam Olsun, Ana Yayıncılık, İstanbul, 1994. Yitirilmiş Renkler, Dünya Şirketler Grubu, İstanbul, 1995.
Yüzlerinde Yeryüzü, Ana Yayıncılık,İstanbul, 1995.
Babil'den Sonra Yaşayacağız, Öyküler, Aras Yayınları, 1996.
Film Kahramanının Sonu (16 mm. Belgesel) İstanbul, 1975.






Ara GÜLER Galerisi İçin TIKLA

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Birol Üzmez - Mortakya Röportajı



" Fotoğraf çekerken insanların yaşamlarına müdahale etmem. Neyse onu çekerim. Fotoğrafı çektikten sonra bir şey ekleyip çıkarmam, boyamam. Neyi çekmişsem odur. "

Uzun yıllar Zonguldak'ta madenci işçilerinin yaşamlarını "içeriden bir gözle" belgeleyen fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez, bu kez İzmir Ege Mahallesi'ndeki Romanlarla 5 ay gibi uzun bir zaman geçirdi. Çalışmanın sonunda, izleyenlere, zamansızlık ve mekansızlık duygusuyla birlikte "bu fotoğraflar yaşıyor" dedirten 'Mortakya-Kahraman Romanlar' fotoğrafları çıktı.

İzmir Fotoğraf Sanatçıları Derneği ve Simurgfotos üyesi Birol Üzmez, bize 'Kahraman Romanları', dayanışma ruhuyla birlikte yaşayan mahalle kültürünü, çalışmanın ardından kalan dostluk ve arkadaşlıkları anlattı. Üzmez ile temel aldığı 'magnum' ve belgesel fotoğrafçılığını, dijital fotoğraf makinelerinin fotoğraf sanatına etkilerini de konuştuk. Fotoğrafçılığa başladığı andan itibaren belgesel çeken Üzmez, "Fotoğraf çekerken insanların yaşamlarına müdahale etmem. Neyse onu çekerim. Fotoğrafı çektikten sonra bir şey ekleyip çıkarmam, boyamam. Neyi çekmişsem odur"..... diyor.

'Mortakya- Kahraman Romanlar' sergisi nasıl oluştu?

Ege Mahallesi'nde Mayıs ayında Hıdrellez Şenlikleri kutlamaları yapılıyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında eşim ile birlikte Ege Mahallesi'ndeki Romanların yaşamlarını belgelemeye karar verdik. Bu mahalle, aslında, uzun zamandır fotoğraflamayı düşündüğüm bir yerdi. Çünkü hem mekan hem de yaşam olarak buranın bir an önce belgelenmesi gerektiğine inanıyordum. Ege Mahallesi, 'kentsel dönüşüm' projesi kapsamında. Önümüzdeki günlerde çok hızlı bir değişim geçireceği için çekmeye karar verdik.

Bildiğim kadarıyla uzun bir çalışma oldu. Çalışmaları nasıl yaptınız?

Mayıs ayından altı ay kadar önce mahallede, Ege Roman Dayanışma Derneği kuruldu. Derneğin kurulması bizim çalışmamızı kolaylaştırdı. Derneğin de yardımı ile oradaki insanlara, ne yapmak istediğimizi anlattık. Dernek ve mahalle halkı bize güvendi ve çalışmalara başladık.



Nereleri çekmeye çalıştınız?

Düğün ve sünnet törenlerini, kına gecelerini belgeledik. Çalışma 5 ay sürdü. 5 ay boyunca hemen hemen her hafta sonunu orada geçirdik. Çekim sırasında çok yakın dostluklar kurduk... Bütün hikaye mahallenin içerisinde geçiyordu.

Dostluk ve insanlık kaldı

5 ay gibi uzun bir süre Ege Mahallesinde kaldınız? Bu çalışma ve Romanlar size ne bıraktı? Nasıl bir iz bıraktı?

Dostluk ve insanlık kaldı. Biz, onların yaşamlarına tanık olduk. Ve birbirimize alışmaya başladık, artık tatil günlerinde Alsancak ya da Konak'a gitmek yerine, o mahalleye gitme isteği doğdu içimizde. Çünkü unutmaya yüz tutulan bir mahalle kültürü orada hala geçerdi. İnsanların birbirlerine olan ilişkileri, dayanışmaları ve dostlukları orada hala var. İnsan oraya gittiğinde kendini başka bir dünyada gibi hissediyor. Onların keyifli ve eğlenceli yaşamlarına birebir tanık oluyor, mutlu oluyor.

Eğlence ve keyif duygusunun hakim olduğu bir mahalle ya da kültür mü?

Aslına bakarsanız orada her an her şey olur. Eğlenmeyi çok seviyorlar, günü birlik yaşıyorlar. Sonuna kadar mutlu bir şekilde yaşamak istiyorlar. Müzisyenler var. İyi müzisyenler çıkmış zamanında mahalleden. Faytoncular var mahallenin içinde.

Bu çalışmanın mahalledeki insanlara katkısı ne oldu?

İnsanlar var olduklarını anlamaya başladılar. Fotoğraflarla biraz kabuklarını da kırdılar. İleriye dönük düşüncelerini korkmadan hayata geçirmeye çalışıyorlar. Kendi içlerinde örgütlenmeye başladılar. Dernekler bir araya federasyon çatısı altında bir araya gelecekler.

'Onlar gibi olmak zorundasınız'

Siz daha önce Zonguldak'ta da maden işçilerini çektiniz. Ve fotoğraflarınız bana, içerden bir göz yani madencilerin içinden çekilmiş bir fotoğraf duygusu veriyor. Ege Mahallesi'nde de aynısını görüyoruz. Bu bir avantaj mı getiriyor size?


Öteki türlü, dışarıdan bir gözlemci gibi baktığınızda oradaki hayatı tam olarak yansıtamıyorsunuz. Onlar gibi olmak, onlar gibi bakmak zorundasınız. Yani onların içine girdiğinde kendini nasıl hissedeceksin, nerede duracaksın? Dışarıdan biri gibi baktığında o samimiyeti ve doğallığı yakalayamıyorsun. Tepeden de bakmayacaksınız. Onların hayatlarına müdahale etmeden, onların yaşamlarının bir parçasıymış gibi çekeceksiniz. Biz onların yaşamlarına müdahale etmiyoruz. Onlar da biz yanlarında yokmuşuz gibi davranıyorlar. Nasıl yaşıyorlarsa öyle oluyorlar. Zaten ortada doğal olmayan bir durumu hissettiğimizde çekimi erteliyoruz.

Konulu bir çekim yaptınız… Bunun ön fizilibilitesi nasıl oldu?

Eşim Tülin ile beraber bu çalışmayı yürüttük. Fotoğrafta kendimize yakın bulduğumuz bazı isimler var. Örneğin Ara Güler. Dünyada takip ettiğimiz ve Magnum ekolü dediğimiz bir ekol var. Magnum fotoğraftaki gerçekçiliktir. Romanlar üzerine çalışan dünyadaki en önemli fotoğrafçı Jozsef Koudelka'dır. Koudelka Çek bir fotoğrafçıdır. Çalışmadan önce, onun fotoğraflarını inceledim. Bana öncü oldu. Filmleri seyrettik. Tony Gatlif'in filmleri ve müzikleri bize hep örnek oldu. Bizden önce de sonuçta Romanlar başkaları tarafından çekilmişti. Sen de aynı konuya giriyorsun.

Bu durumda tekrara düşme tehlikesi var.

Evet. Ayrıca yapamama riski de var. 'Ben ne yapacağım' diye çok düşündüm. Timurtaş Önen var. İstanbul'daki Romanları çekmiş. Nazım Alpman'ın kitapları var. İlk defa denenmiş bir konu değil. İçtenlik ve samimiyet, nereden baktığın ve neyi anlattığın çok önemli. O duyguyu yakalayamadığınızda o hikayeyi anlatamıyorsunuz. Bizim fotoğraflarımıza bakanlar, zamansızlık ve mekansızlığı görüyorlar. 'Burası İzmir'i, neresi?' diye soruyorlar. En çok sorulan soru ise 'hangi ülke?' Meksika, Küba ya da İspanya'ya benzetenler çok oldu. Ege Mahallesi çok ilginç bir yer. Dünyadaki bütün Romanların sentezi gibi. Oraya gittiğinizde başka bir yerde hissediyorsunuz kendinizi. Mahalle bütün yönüyle yaşıyor.

Zonguldak için de aynı duyguyu hissetiniz mi?

Romanlar ve madenciler birbirlerinden çok farklı olmakla beraber birbirleriyle çok paraleller. Benim şansım, Zonguldak'ta yaşayan bir insan olmamdı. Evimin karşısında kömür ocakları vardı. Madencilerle beraber büyüdüm. Burada ambulans sesi duyduğumda farklı algılarım ama orada duyduğumda anlarım ki, bir ocakta göçük olmuştur. Büyük işçi grevlerine, maden ocaklarındaki göçüklere tanık oldum. Belgeledim. İşçilerden biriymiş gibi bakarak çektim. Çünkü, sıcak ve samimi olan da buydu.

Ege Mahallesi'nde de, ona yakın duyguları hissettirmeye çalıştım. İçeriden bir göz olarak bakarak çektim. Zonguldak'taki çalışma koşullarımız farklıydı. Filmli çalışıyorduk, filmi idareli kullanmak zorundaydık. Bazen tek kare çekmek zorunda kalıyordunuz ve en doğru kareyi çekmek zorundaydınız. Romanlarla çalışırken dijital teknolojinin getirdiği avantajlar vardı. Ama filmle çekmeniz ile dijital ile çekmeniz arasında fotoğraf açısından bir değişiklik yok. Çünkü aynı şeyi görüyorsunuz. İkisinde de vizörden bakıyorsunuz. O vizörden baktığınızda gördüğünüz öyküyü, filme ya da hafıza kartına zapt ediyorsunuz.

Herkes herşeyi çekiyor, ama...

Dijitalin olumsuz bir etkisi olmadı mı fotoğraf sanatına?

Herkes fotoğraf çekmeye ve her şeyi çekmeye başladı. Bu sefer de ortaya fotoğraf çıkmamaya başladı. Herkesin elinde milyarlık makineler var, teknoloji son derece ilerledi. Ama başkasının çektiğini taklit ediyor. Ortaya yeni bir şey çıkmıyor. Günübirlik tüketim peşinde insanlar. Devir şov devri. Bir televizyon kanalı tanıtımında 'hayat bir şovdur' diyor. Herkes o şovun peşinde. Eskiden daha iyi fotoğraflara tanık oluyorduk. Herkes iyi bir şey üretmenin peşindeydi, şimdi ise tüketmenin peşinde...

Evet, şu anda dışarıda belgelenmesi gereken bir durum var.

Belgeselin en güzel tarafı bu. Hayat o kadar hızlı akıyor ki. Az önce biz buraya gelirken, Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde yürüyorduk. Ama röportaj bittikten sonra bu kafeden çıktığımızda yürüyemeyeceğiz. Çünkü Alsancak'ı su bastı ve muhtemelen kafeden çıkamayacağız. İşte belgesel fotoğraf burada devreye giriyor. Çektiğiniz zaman, Alsancak'a su bastığı tarihe geçmiştir artık ama bunu çekmezseniz tarihte nereden bileceksiniz, Alsançak'ı 10 Kasım günü su bastı. Belgesel fotoğrafın en güzel yanı bu; belgeciliği.

Hayatları roman gibi

Ben yeniden sergiye dönmek istiyorum. Serginin adı Mortakya Roman Kahramanları… Neden?

Bunların hepsinin bir göndermesi var. Semtin adı Kahramanlar. İzmir'in kurtuluşuna kadar iniyor bu isim. Roman kelimesini ise iki anlamda kullandık. Kahramanlar'da yaşayan halkın adı bu. Bir de edebiyat türü. Onlar hem bir roman kahramanları, hem de Kahraman semtinde yaşıyorlar. Hayatları bir Roman gibi. Mortakya da oranın en eski ismi.

Son sorum; Ege Mahallesi'ndeki çalışma bitti mi? Yeni çalışma alanı ne oldu?

Ege Mahallesi'ndeki işimiz bitecek gibi gözükmüyor. Konu devam ediyor. Roman müzisyenlerini çekeceğiz. Çekimler sırasında çok fazla Roman müzisyenle karşılaştık. Onları belgeleyeceğiz.

A. CAN DEMİR - YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
ANF/İZMİR


Birol ÜZMEZ Biyografisi İçin TIKLA



YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Fotograf Tarihi - Osmanlı'da Fotograf



Fotoğraf Tarihi - Osmanlı'da Fotoğraf
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Kurşat Bayhan - Fotoroportaj - Kuzey Irak



Kürşat Bayhan - Fotoröportaj - Kuzey Irak
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Foto Roportaj - Banglades


Foto Röportaj - Bangladeş
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Foto Roportaj - Somali



Foto Röportaj - Somali
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Ozcan Yurdalan - Portfolyo



Özcan Yurdalan - Portfolyo
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Alex Webb - İstanbul



Alex Webb - İstanbul
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Ulis FotoFest - 2007


Ulis FotoFest - 2007
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

top