Image Hosted by ImageShack.us

AİLE EVLERİ SERGİSİ İSTANBUL DA




Kortejo “Aile Evleri” Fotoğraf Sergisi

İzmir’in son avluları

Proje danışmanlığını Yusuf Tuvi’nin üstlendiği, İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İfod) ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez’in objektifine yansıyan, gerçek yoksulluk hikayelerini anlatan Kortejo-Aile Evleri konulu fotoğraf sergisi Schneidertempel Sanat Merkezi desteği ile 8 Nisan 2010 günü İstanbul da açılacak.

2 Mayıs 2010 tarihine kadar gezilebilecek sergide 60 adet renkli fotoğraf yer alıyor.

Yoksul Musevilerin aile evleri, şimdi yoksul Türklerin evleri

İzmir’e özel bir yaşam biçimi Musevi aile evleri (kortejo), 500 yıldan sonra artık yoksul İzmirli ailelerin, kimsesizlerin sığınağı oldu. İspanya’dan göç eden Yahudilerin birbirine omuz vererek yeni hayatlarına uyum için bir arada yaşadıkları kortejolar, şimdilerde hayata tutunmak için yaşadıkları dört duvardan güç alan yoksul ailelerin, kimsesizlerin, yalnızların ve kaybolmuşların yeni mekanı. Birçoğunun benzer hikayelerle, kelimenin tam anlamıyla hayatın sillesini yiyen, genç, yaşlı, kadın erkek, çocuk aynı avlunun içinde, aynı kaderi paylaşarak hayata tutunmaya çalışıyor. Kaderleri gibi kullandıkları mekanlarda ortak olan bu insanların hayatları, aslında yarın neler yaşayabileceğimizin göstergesi.

Zamanın bir yerinde içinde yaşayan yoksul Musevilerle anlam kazanmış Aile Evleri’nin son örnekleri, bugün kaderine terk edilmiş halde bizlere artık başka öyküler anlatıyorlar.

500 yıllık bir tarihe tanıklık eden, Musevi aile evleri (Yahudihane) İzmir’e özel bir kültürel miras. Bugüne kadar her nedense göz ardı edilen, hakkında çokta fazla şey bilmediğimiz bu önemli mekanlar İFOD ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez’in objektifinde hayat buldu. Kortejo Aile Evleri isimli belgesel fotoröpörtaj çalışmasıyla bu yılki Sami Güner Kupasını kazanan Üzmez, eski İzmir de Juderia olarak bilinen Yahudi Mahallesindeki Kortejoların izlerini sürdü.

Boyoz ve sübye kokulu Son avlularımız

Ortak bir avlu ve sokak içinde,emniyet ve kontrol için tek girişi olan, tuvaletler, banyo, mutfak, yıkanma yeri gibi paylaşılan ortak mekanlar, fakir veya çok fakirlerin barındırılması ve en önemlisi beraber yaşamayı mümkün kılan konuşulan dil (Judeo Espanyol- Ladino), müşterek dini inanç ve gelenekler… İşte bunlar Musevi aile evlerinin ortak özelliği.

1948 yılında bu mekanları tamamen terk eden Musevilerin geride bıraktığı binalar ise bugün fakir Türkler tarafından kullanılıyor.
Çok az İzmirlinin bildiği bu mekanlar hakkında yazılmış kapsamlı bir yazı, sayıları, bugünkü sahipleri ile ilgili bilgilere ulaşmak mümkün değil. Üzmez’in fotoğrafları ile yeniden İzmir’in gündemine girmesiyle birlikte bu kültürel mirasın ilgi çekeceği ise şüphesiz.

KORTEJOLARIN BÜGÜNKÜ TARİHİ

İzmir’ deki kortejoların Musevilerin İzmir’ e gelmeleriyle birlikte başladığı düşünülmektedir. Bu demektir ki 500 yıldır bu kortejolar mevcuttur. Bazı kortejolarda yaşayanlar ile yapılan söyleşilere göre 1940 da bile Museviler tarafından kullanılmaktaydı. Ne var ki 19. yüzyılda Musevilerin önemli bir bölümü daha iyi bir yaşam standardına ulaşıp daha iyi evlere taşındıklarından kortejoların sayıları gitgide azalmıştır.

İlk kortejolar düşük gelirli Sefarad Yahudileri için sığınma yeri idi. Aynı lisanı konuşup, aynı gelenek ve aynı tip yemek usullerini paylaşırdı.

Kortejolar,İzmirliler’in tanımıyla Yahuthane’ler aynı zamanda değişik uyruklu insanların için de güvenlikli evlerdi. Bazı yaşlı Musevilerin ifadelerine göre 1950’ lerde kortejolar boşalmıştı. Bu durumun izahı Türkiyedeki fakir Yahudilerin daha iyi bir yaşam için 1948’ de İsrail e göç etmeleri ile mümkündür.

Artık Türkiye’ de böyle bir yerde yaşamak isteyenler kalmamıştır. 1950 den başlamak üzere özellikle 1970’ lerde Türkiye de göç devamlı artmıştır. Bu nedenle İzmir’deki kortejolara çok fakir Türk göçmenler yerleşmiştir. Odalar çok düşük fiyata kiralanmakta ve oraya yerleşenler kötü koşullarda yaşamaktadırlar. Bu aynı zamanda şu anlama gelmektedir ki kortejoların muhafazası ve korunması artık mümkün olmamaktadır. Bazı kortejolar eski yaşam tarzları hakkında yetersiz olmakla beraber ip uçları vermektedir. Ve bu konuda bilgi alınabilecek insanların çoğu İsrail’ e göç etmiştir.



Sergi Açılışı : 08 Nisan 2010 Perşembe
Açılış/kokteyl: 18.00-20.00
Adres: Bankalar Cad. Felek Sk. No:1 34420 Karaköy-İst
Telefon: 0 212 249 01 50
e-mail: sanat@schneidertempel.com
www.schneidertempel.com

Ziyaret saatleri; Hafta içi her gün 10.30- 17.00, Cumartesi kapalı, Pazar; 12.00-16.00

Schneidertempel Sanat Merkezi :

XIX. yüzyılda İstanbul’daki Aşkenazların çoğu terzilik mesleğini icra ediyorlardı. Aşkenaz Terziler Birliği ‘Tofre Begadim’ Terziler Sinagogu’nu 8 Eylül 1894 tarihinde hizmete açtı. İstanbul’ un çok kültürlü geçmişinin odak noktalarından biri olan Galata’da yer alan Schneidertempel Sanat Merkezi, tarihsel mirasla çağdaş sanat üretimi arasında taşıyıcı bir köprü olma özelliği taşıyor. 19. yy ‘da , Galata da kurulan sinegoglardan biri olan Schneidertempel 21. yy’ da bu kez bir sanat merkezi olarak yeni bir işlev kazandı. Böylece bir yandan İstanbul’un belleğinden bir parça yeniden yaşama dönüyor, bir yandan da kültürel hareket kendine yeni bir mekan sağlamış oluyordu.
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

MORTAKYA ROMAN KAHRAMANLARI FOTOĞRAF SERGİSİ


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

SAMİ GÜNER KUPASI BİROL ÜZMEZ'İN


SİMURGPHOTOS ÜYELERİNİN BAŞARILARI SÜRÜYOR

1991'de kaybettiğimiz ünlü fotoğrafçımız Sami Güner’i anmak ve fotoğraf dünyamıza yeni bir heyecan kazandırmak için FOTOGEN (Fotoğraf Sanatı Derneği) tarafından düzenlenen TÜRKİYE konulu Sami Güner Kupası fotoğraf gösterisi yarışması’nın bu yılki sonuçları belli oldu.
Türkiye’nin Fotoğraf Oscarı sayılabilecek yarışmaya İzmir den katılan İfod ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez , Kortejo Aile Evleri isimli altı dakikalık belgesel fotoğraf gösterisiyle Sami Güner Kupasını almaya hak kazandı.
Yine Simurgphotos ve İfod üyelerinden Tülün Şaşmaz Üzmez “Akvaryum”,Tolga Taçmahal “Metro” isimli çalışmalarıyla üçüncü tura geçtiler.

Cengiz Karlıova, İbrahim Göksungur ve Yusuf Darıyerli’den oluşan seçici kurulun değerlendirmesi sonucunda Birol Üzmez ile birlikte, Edirne’den Behiç Günalan “Süpürgenin Yalnız Ustaları”, Bandırma’dan Bilkan Uçkan “ Kuşların Dansı”, Manisa’dan Erol Mollaibrahimoğlu ise “Adımlar” çalışmalarıyla kupa almaya hak kazandı. 90 gösterinin katıldığı yarışmada bu yıl 32 gösteri başarılı bulundu.

Sami Güner Kupası ödül töreni ve gösterileri 20 Şubat Cumartesi günü saat 16.00 da Fotoğrafevinde yapılacak.

Sami Güner Kupası’nı kazanmak için birbirini izleyen yarışmalarda üç yıl başarılı olmak gerekiyor. Üzmez birinci yıl İzmir de Ege Mahallesi’nde yaşayan Romanların gündelik yaşamlarının öyküsünü anlatmış,ikinci yıl ise Zonguldaklı Maden İşçilerinin zor yaşam koşullarını belgelemişti.

Sami Güner Kupasını almaya hak kazandığı Kortejo Aile Evleri projesinde Birol Üzmez, uzun yıllar içinde yaşayan Yahudi vatandaşlarla anlam kazanmış Aile Evlerinin son izlerini sürdü.
İzmir’e özel bir yaşam biçimi Musevi aile evleri (kortejo), günümüzde yoksul İzmirli ailelerin, kimsesizlerin sığınağı oldu. 1492 yılında İspanya’dan göç eden Sefarad Yahudilerinin birbirine omuz vererek yeni hayatlarına uyum için bir arada yaşadıkları kortejolar, şimdilerde hayata tutunmak için yaşadıkları dört duvardan güç alan yoksul ailelerin, kimsesizlerin, yalnızların ve kaybolmuşların yeni mekanı. Birçoğunun benzer hikayelerle, kelimenin tam anlamıyla hayatın sillesini yiyen, genç, yaşlı, kadın erkek, çocuk aynı avlunun içinde, aynı kaderi paylaşarak hayata tutunmaya çalışıyor. Kaderleri gibi kullandıkları mekanlarda ortak olan bu insanların hayatları, aslında yarın neler yaşayabileceğimizin göstergesi.

500 yıllık bir tarihe tanıklık eden, Musevi aile evleri (Yahudihane) İzmir’e özel bir kültürel miras. Bugüne kadar her nedense göz ardı edilen, hakkında çokta fazla şey bilmediğimiz bu önemli mekanlar İFOD ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez’in objektifinde hayat buldu.

Zamanın bir yerinde içinde yaşayan yoksul Musevilerle anlam kazanmış Aile Evleri’nin son örnekleri, bugün kaderine terk edilmiş halde bizlere artık başka öyküler anlatıyorlar.
1948 yılında bu mekanları tamamen terk eden Musevilerin geride bıraktığı binalar ise bugün fakir Türkler tarafından kullanılıyor.

Yarışmanın sonuçları http://www.fotogen.org.tr/sgk.htm
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Kortejo "Aile Evleri"-Birol Üzmez-Fotoğraf Gösterisi

Kortejo “Aile Evleri” Fotoğraf Gösterisi
Değişmeyen tek şey yoksulluk

Yoksul Musevilerin aile evleri, şimdi yoksul Türklerin evleri


İzmir’e özel bir yaşam biçimi Musevi aile evleri (kortejo), 450 yıldan sonra artık yoksul İzmirli ailelerin, kimsesizlerin sığınağı oldu. İspanya’dan göç eden yoksul Musevilerin birbirine omuz vererek yeni hayatlarına uyum için bir arada yaşadıkları kortejolar, şimdilerde hayata tutunmak için yaşadıkları dört duvardan güç alan yoksul ailelerin, kimsesizlerin, yalnızların ,garibanların ve kaybolmuşların yeni mekanı. Birçoğunun benzer hikayelerle,... kelimenin tam anlamıyla hayatın sillesini yiyen, genç, yaşlı, kadın erkek, çocuk aynı avlunun içinde, aynı kaderi paylaşarak hayata tutunmaya çalışıyor. Kaderleri gibi kullandıkları mekanlarda ortak olan bu insanların hayatları, aslında yarın neler yaşayabileceğimizin göstergesi…

Zamanın bir yerinde içinde yaşayan yoksul Musevilerle anlam kazanmış Aile Evleri’nin son örnekleri, bugün kaderine terk edilmiş halde bizlere artık başka öyküler anlatıyorlar.

İfod ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez’in objektifine yansıyan, gerçek yoksulluk hikayeleri 7 Mayıs 2009 Perşembe günü saat 19.00 da İzmir Sanat Oditoryum Salonu’nda fotoğraf ve İzmir tutkunları ile bir araya gelecek.



Fotoğrafları Büyük Boyda İzleyebilmek İçin Üzerlerine tıklayabilirsiniz












Click for English text

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

İzle ve Düşün Sen Olsan Ne Yapardin



Bir savaş fotoğrafçısının mesleğinin en büyük ikilemine dönük bir Kısa film. Kendisine sormak zorunda olduğu bir çok soru ? İzleyene savaşa ve ötekilerin ölümüne nasıl baktığını düşündüren bir kısafilm.


One Hundredth of a Second

Kısa film / Üretici takım : Susan Jacobson ve Alex Boden Bushido
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Sergi Odası’nda Fotoğraf Dolu Dört Gün


Fotoğraf:Alaaddin Kara



Zonguldak Sergi Odası, Mart ayı programı’nda 4 gösteri, bir sergi ve bir anlatıma yer verecek.

3 – 4 – 5 - 6 Mart 2009 tarihlerinde gerçekleşecek etkinlikler 3 Mart Salı günü saat 17.45’de Birol Üzmez’in “Madenciler” başlıklı gösterisiyle başlayacak.

4 Mart Çarşamba günü saat 17.30’da Birol Üzmez’in katılımıyla “ Mortakya Roman Kahramanları” sergisi açılacak. Aynı gün, saat 18.00’da ... SimurgPhotos’dan Gökhan Bedir’in “ 800 Derece “, saat 18.30’da Soner Yaman’ın “ Batak “ isimli gösterileri yapılacak.

5 Mart Perşembe günü Alaaddin Kara’nın “ Yeraltında Başka Bir dünya “ başlıklı gösterisi, 6 Mart Cuma günü İbrahim Akyürek’in Dünya’dan ve Türkiye’den örneklerle anlatacağı “ Fotoğraf ve Sansür “ konulu sunumu yapılacak. Bu iki etkinlik saat 17.45’de başlayacak.


Dört gün sürecek fotoğraf etkinlikleri; 3 Mart 2003 tarihinde Kozlu ve 7 Mart 1983 tarihinde Kandilli’de grizu’da yitirilen 366 maden işçisinin anısına düzenleniyor.


Etkinlikler boyunca; Zonguldak Limanı yakınındaki madenci anıtına gereken özenin gösterilmesi için hazırlanan dilekçe imzaya açılacak.


0- 372 252 17 59 > www.67sergi.blogspot.com


Birol Üzmez




Gökhan Bedir



Soner Yaman


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Sergi - Bruno Barbey-İtalyanlar


Yapı Kredi Sermet Çifter Salonu, Magnum Photos’un dünyaca ünlü fotoğrafçılarından Bruno Barbey’nin 1960’lı yıllarda İtalya’da çektiği etkileyici fotoğraflara ev sahipliği yapacak. Geçen yıl, 68 Olayları’na tanıklık eden fotoğrafları ülkemizde sergilenen ve büyük ses getiren Barbey, bu kez de 50 fotoğraftan oluşan “İtalyanlar” serisiyle geliyor… Türkiye’de ilk kez sergilenecek fotoğraflar, 13 Şubat - 14 Mart 2009 tarihleri arasında Sermet Çifter Salonu’nda ziyaret edilebilir.

“İtalyanlar serisi ve onu izleyen yıllarda Bruno Barbey'nin çalışmalarındaki özgün dil; yayıncılar, ajanslar ve magazinler tarafından hemen fark edilir. Bruno, 1966'da dönemin prestijli fotograf haber ajansı Magnum'a katılır ve ...efsanevi Mayıs 68 işini gerçekleştirir. Ardından dönemin renkli fotoğraf furyası dışında, iz bırakan "renkli" ancak bir o kadar da "dingin" uzun soluklu projeleri Fas'ı, Polonya'yı gerçekleştirir.


Sayfalarında çoğunlukla "klişeler üreten, banko" fotoğrafçılara yer veren ve ABD merkezli bir magazin olan National Geographic dergisinde yayınlanan Bruno'nun fotograf serileri; bir "mücevher" gibi hemen göze çarpar. National Geographic dergisinin "az beğenirliliği ile menkul" zamanın şöhretli fotograf editörü Ken Kobersteen, Bruno'nun bazı fotograflarından söz ederken "mucizevî inciler" tanımlamasına gerek duyar. Katılmamak elde değil; öyle ki Bruno'nun 1974 yılında Kuzey Irak'ta çektiği ve 1996'da ilk baskısı yapılan Magnum Landscape kitabında yayınlanan tek bir kare fotografı, söz konusu coğrafyanın "makûs talihini" bin sayfalık tarih yazımından daha iyi özetler.”



Kendimi savaş fotografçısı saymıyorum; ama meslek yaşamımda ondan fazla savaş bölgesine gittim. Filistin'e, Vietnam'a, Kuveyt'e, İran'a, Irak'ta savaştan kaçan Kürtleri izlemeye gittim. Bazı fotografçılar, kendilerini savaş fotografçısı olarak görüp sadece savaşı çekmeye çalışıyor. Ama bu bir süre sonra insani duygularını kaybetmelerine sebep oluyor, zamanla yaşamlarında mesleki bir deformasyon oluşuyor. Fotograf çekerken sadece renkler ve gölgelerle ilgilenmem, tarihle ilgilenirim. Beni daha çok etkileyen ve ilgimi çeken derin tarihi birikimleri olan kadim coğrafyalar ile o coğrafyaların insanlarıdır. Tüm bu konular diğerlerine göre, bana daha cazip geliyor. Bazen kendime her ne kadar fotojurnalizm yerine farklı türde projeler seçmiş olsam da; tabi ki olanlara duyarsız değilim, olan biteni fotograflayıp geleceğe bırakmak istiyorum. Çok önemli toplumsal olaylar olduğunda, orada olmak ve fotograflamak istiyorum. Yine de günlük koşuşturma içinde bir foto muhabiri gibi çalışmayı tercih etmiyorum" diye mesleki yaşamını özetler Bruno Barbey.
Halûk Çobanoğlu


Tarih : 13 Şubat-14 Mart 2009
Yer : Sermet Çifter Salonu
Adres : Yapı Kredi Kültür Merkezi
İstiklal Cad. No:161
Beyoğlu İstanbul
Tel : 0212 252 47 00

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

"100 bin kişiydiler" gösterime giriyor



Metin Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı ve 1990-91 Grevi ile Ankara yürüyüşünü konu alan “100 bin kişiydiler” belgeseli gösterimi giriyor. Belgeselin ilk gösterimi Ankara yürüyüşünün 18. yıldönümü olan 4 Ocak 2009 Pazar günü, saat 14.00’de, TTK Kozlu Müessesesi Konferans Salonu’nda yapılacak.

Belgesel için aralarında eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut, Çalışma Bakanı İmren Aykut da olmak üzere 150’yi aşkın kişiyle, 60 saati aşan bir süre ile çekim yapıldı. Filmin müziğini Ahmet Özer, danışmanlığını Enis Rıza yaparken, montajı VTR Araştırma, Yapım, Yönetim stüdyosunda gerçekleştirildi.
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

National Geographic Ulaslararası Fotoğraf Yarışması



National Geographic tarafından yerel edisyonların işbirliği ile düzenlenen 2008 yılı Uluslararası Fotoğraf Yarışması'nın Türkiye ayağı sonuçları belli oldu.
Bu sonuçlara göre: 741 katılımcının 3375 fotoğrafla başvurduğu yarışmada İzmir Fotoğraf sanatı Derneği (İFOD) ve Simurgphotos üyesi , Birol Üzmez Tire Bandosu fotoğrafıyla İnsan kategorisinde birinci oldu.
Birol Üzmez NG'nin Washington D.C. 'deki merkezinde yapılacak olan uluslararası yarışmada Türkiye'yi temsil edecek.

Ayrıntılı bilgi için linkine bakınız.

http://nationalgeographic.com.tr/ngm/fotografyarismasi/turkiyeelemeleri.htm


İzmir'i terk eden Yunan ordusunun askeri bandosunun ardında bıraktığı enstrümanlarla 1923'te kurulan Tire Bandosu, Birol Üzmez'e NG yarışmasında "İnsan" kategorisinde birincilik ödülü getirdi. 85 yıllık Tire Bandosu'nun elemanları hâlâ müzelik müzik aletlerini çalıyor.
TİRE BANDOSU

Kurtuluş savaşında İzmir in Tire İlçesinde Yunan ordusunun geride bıraktıkları müzik aletleriyle kurulan tarihi Tire bandosu altın çağını 2. dünya savaşında Çekoslovakya'nın Nazi işgalinden kaçarak Türkiye ye sığınan Mösyö Slavo döneminde yaşamıştır. Adnan Saygun ve Cemal Reşit Rey gibi büyük müzisyenlerle çalışan Mösyö Slavo, İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Celal Bayar,Prof. Afet İnan, Ali Çetinkaya ve Kazım Özalp gibi devlet büyüklerini karşılamak üzere Bando Şefi olarak davet edilmiştir. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasının açılışı için Tire Bandosu özel bir trenle Nazilliye gönderilmiş ve bando İstasyonda Mareşal Fevzi Çakmak'ı karşılamıştır.

85 yıllık efsanevi Tire Bandosu,bu tarihi gerçekler açısından Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde kurulan ve halen varlığını sürdüren ilk bandolardan biri olma özelliğini taşımaktadır.
Tire Bandosu , yerel esnaf olmak üzere, çoğu belediye çalışanları ve emekli astsubaylardan kurulu 30 kişilik ekibiyle Şef Turgut Asma yönetiminde faaliyetini Tire Belediyesi himayesinde aktif olarak sürdürmektedir.

Bana ödül kazandıran fotoğraftaki bando elemanlarından, Ayakta duran Klarnetçi Yılmaz Taşkıran 1935 doğumludur. 1958 yılından beri bandoda olup asıl mesleği urgancılıktır.1937 doğumlu Trampetçi Burhan Mercanoğlu 1954 yılında bandoya girmiş en eski bandoculardandır.71 Yaşındaki Burhan Mercanoğlunun asıl mesleği saat tamirciliği olup belediye fen işlerinden emeklidir. 1934 doğumlu Trompetçi Mustafa Ali Erkoğlu bandonun en yaşlı üyesi olma sıfatıyla 1958 yılından beri bandoda görev yapmaktadır. Asıl mesleği mobilyacılıktır.
YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Soner YAMAN : " BATAK " FOTOĞRAF GÖSTERİSİ VE SÖYLEŞİ



SONER YAMAN “BATAK”

Simurgphotos üyesi Soner Yaman ın Batak isimli fotoğraf gösterisi 4 Aralık Perşembe akşamı saat 19.00 da İfod etkinlikleri kapsamında Konak Belediyesi Alsancak Kültür Merkezi’n de İzmir li fotoğraf severler ile buluşacak.


Soner Yaman ın fotoğraflarına baktığınızda her fotoğrafın bir ruhu olduğunu görürsünüz. Batak adını verdiği serisinde bir iskambil oyununun daracık alanından nasıl kocaman bir dünya yarattığını göreceksiniz. Bu öyle bir dünya ki bir iskambil kağıdına hayat veren, onu kavrayan yorgun emekçi ellerine can katan bir dünyadır.

Soneri in fotoğrafları ...tıpkı asıl mesleği olan Arkeolog’un iğneyle,spatulayla, fırçayla kazı yapması gibi.O, konusu ve malzemesi olan insanı incitmeden kazan ve kazdıkça daha derine, deştikçe asıl hazinesini bulan biri. O hazine elbette insan ruhunu bulmanın arayışıdır.

Soner Yaman asıl mesleği gibi fotoğraf çekerken hiç acele etmiyor. Konularını özenle ve titizlikle sıradan insanların içinden seçiyor. Onları kırmadan,incitmeden çoğu zamanda dokunmadan yaklaşıyor. Samimi ve içten bir yürekle.

Çektiği fotoğraflara sonradan bildik karanlık oda dokunuşlarının dışında hiç bir müdahalede bulunmuyor.

Batak hepimizin yakından bildiği, çoğunlukla üniversite öğrencilerinin uykusuz gecelerinin vazgeçemedikleri ihaleli ya da ihalesiz bir iskambil oyunu.

Soner bu konusunu Konyadaki döküm işçilerini fotoğrafladığı sırada çalışmaya başlamış. Öğle paydoslarında ve çay molaları sırasında döküm işçilerinin kir pas içindeki yağlı elleriyle yine kirden simsiyah olmuş iskambil kağıtlarıyla bu oyunu gazozuna oynadıklarına tanık olumuş. Mesai saatleri içinde yoğun insan gücüyle işlerine kendilerini kaptıran işçiler bu oyunu iki metrekarelik kontraplak üstünde kendilerini kaptırarak heyecanla oynuyorlarmış ki Soner de bu heyecana bir süre sonra ortak olmaktan alıkoyamamış kendisini.Yaklaşık altı ay süren çekimleri süresince pek çok kez döküm işçileriyle birlikte olan Soner Yaman, bu emeğinin karşılığını HSBC ve Fotoğrafevi’nin işbirliğiyle düzenlenen ‘Görmek Dokunmaktır’ fotoğraf yarışmasını ‘Batak’ adlı portfolyosuyla kazanarak alıyor.


365 fotoğrafçıdan 5 bin fotoğraf
HSBC Fotoğraf Yarışması’na bu yıl 365 fotoğrafçı 430 portfolyoyla katıldı. Portfolyolarda yer alan fotoğrafların sayısı 4 bin 979’a ulaştı. Seçici kurulu foto muhabiri Ara Güler, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Sabit Kalfagil, Sabah gazetesi fotoğraf editörü Kutup Dalgakıran, Radikal gazetesi kültür sanat editörü Cem Erciyes, fotoğrafçı Mehmet Günyeli, Diagonal yöneticisi Zekai Demir, Fotoğrafevi yöneticisi Hasan Şenyüksel ve HSBC Türkiye’den Ömer Kayalıoğlu’ndan oluşan yarışmada birinci seçilen Soner Yaman, 15 bin lira para ödülü kazandı. Yarışmada Ercan Aydeniz ‘Bizden’, Yusuf Yakup Türkoğlu ‘Merdiven’, Mehmet Gökhan Taylan ‘Ahırkapı’, Çağla Cömert ‘Ateşin Çocukları’, Emrah Tuluk ‘İstanbul’, İsa Kurt ‘İstanbul’, Gökhan Bedir ‘Haddahane’, Baran Özdemir ‘Tuzla Tersaneleri/2008’, Mustafa Bilge Satkın ‘Surda Yaşam’ başlıklı portfolyolarıyla ilk 10’a giren isimler oldu ve 1000’er liralık para ödülü kazandı.

Soner Yaman
1978 Yılında Kocaeli’de doğdu,1998 Yılından beri fotoğraf çekmekte ve fotoröportajlar üretmektedir.2004’de Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümününden

Mezun oldu.2005 senesinde baskılarını kendi yaptığı “saklı kareler “ adlı,30 adet

Siyah-Beyaz fotoğraftan oluşan ilk kişisel fotoğraf sergisini Konya’da açtı.

2006 senesinde bir grup arkadaşıyla “Simurgphotos “ u kurdu.Bu çatı altında fotoröportajlar üretmeye devam etmektedir.Belgesel fotoğraftan hoşlanan Soner yaman,fotoğraf çekimlerinde “İnsan “ ve “İnsana ilişkin öykülerin” peşinden koş-

maktadır.



yamanson@gmail.com

www.simurgphotos.org

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Gökhan BEDİR : 800 DERECE FOTOĞRAF GÖSTERİSİ VE SÖYLEŞİ



Simurg Photos üyesi Gökhan Bedir İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği İfod un fotoğraf etkinlikleri çerçevesinde 6 Kasım 2008 Perşembe günü saat 19.00 da Konak Belediyesi Alsancak Kültür Merkezi'nde "800 derece"ismini verdiği fotoğraf gösterisini sunacak. Bedir, Balıkesir de ki Haddehane işçilerinin günlük yaşamlarını belgelemeye 2006 yılında başladı ve fotoröpörtaj çalışmasını 2008 yılında tamamladı. Bedir bu projesiyle HCBC Bank'ın düzenlediği "Görmek Dokunmaktır" konulu proje yarışmasında ilk ona kalan finalistler arasında yer aldı.

Fotoğrafa Başlamadan önce "Arşimet'in Küreleri" adını verdiği yayınlanmamış öykü kitabı bulunan Bedir, fotoğraf çekmeye başladıktan sonra öykülerini ...fotoğraf yoluyla anlatma yolunu seçti. Gökhan, fotoğraflarında karekterlerinin yaşamlarına asla müdahale etmiyor. Uzun bir süre onlarla birlikte bulunduktan ve onlarla beraber aynı havayı soluduktan sonra yine bulunduğu ortamı değiştirmeden hiç bir düzenleme yapmadan yaşamı bize olduğu gibi aktarıyor.
Gökhan Bedir 800 derece adını verdiği sosyal belgesel fotoröpörtaj çalışmasıyla ilgili olarak bizlere şu bilgileri veriyor:


" 1960 yılında şehir içinde kaldıklarından dolayı kenar mahallelere kaydırılan ağır sanayi sitesi(çoğunlukla haddehaneciler) şimdi aynı kaderi yeniden yaşamanın eşiğinde. Şehrin genişlemesiyle birlikte kent merkezine olan uzaklığı yeniden büyük bir sorun yaratmaya başlayınca bulunan çözüm kentsel dönüşüm oldu. Kentsel dönüşüm çerçevesinde yeşil alan olarak planlanan bölgenin birçok insana iş kapısı olduğu unutularak yeni bir yıkım dalgasıyla karşılaşması an meselesi. Haddehaneciler bölgesinde belediyeye ait işyerlerinin birçoğu yıkıldı ve bir kısmı da yıkılmayı bekliyor fakat mal sahipleri bu yıkımlarla olayın kapanmayacağının farkındalar, sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

Çalışanların büyük bir kısmı roman vatandaşlarımızdan ve yakındaki roman mahallesinde yaşıyorlar. Haddehanelerde çalışanların dışında fırınlarda yakıt olarak kullanılan fuel oil ve yanmış yağ ticareti de bu insanların hayatlarını kazanmalarını sağlıyor. Kamyon gerektirmeyen yükler yine mahalleden insanların at arabalarıyla taşınıyor. İşçi lokantaları, çay ocakları, yemek şirketleri, ince demir işçileri…



Burası kapandığında sadece haddehanedekiler işsiz kalmayacak, bölgenin oluşturduğu ticaret hacmi tükenince ona bağlı olarak kurulan bu işyerleri de kapanmak zorunda kalacak. Bir işçinin en az 4 kişilik bir aileye baktığı düşünülürse olayın aslında daha dramatik olduğu fark ediliyor.

Buradaki insanlara yer gösterilmiyor mu?

Şehrin kilometrelerce dışında yerleşimden uzak bir bölgeye trilyonluk yatırımlar yaparak ve parça demir işleyenlerin kütük demirine geçmesi istenerek yapılıyor bu yer gösterme… Şimdiye kadar tek bir işletmenin geçmiş olması da çözümün gerçekçi olmadığını gözler önüne seriyor. Küçük üreticilerin iki çaresi var: Ya her şeyi bırakıp başka bir işe başlamak ya da 4-5 küçük işletmenin bir araya gelip ortaklık kurması… 2006 senesinde ilk fotoğraflamaya başladığımda belki ikinci çare mümkün olabilirdi ama şimdi imkansız. 2006 başlarında yüze yakın işletme varken bugün bir çoğu işyerini bırakmış durumda, bazıları birkaç kere iflas edip yeniden kurulmuş ve son gayretleriyle işlerini devam ettiriyorlar. 2008 senesine gelindiğinde işler durumda kalan 15-20 kadar haddehane bulunuyor tabi son zamanlarda Çin'den gelen demir dalgalanmaları da onları tehdit ediyor.

Haddehaneler neden bu kadar önemli! Bu işletmeler gemilerden sökülen parçaları geri dönüştürüyorlar, inşaatlarda, bahçe parmaklıklarında, pencere doğramalarında her gün gördüğünüz demirleri üretiyor bu insanlar ve orta ölçekli bir işletmede 10-12 işçi çalışıyor. Piyasada nakit paranın dönmesini sağlayan yine bu işletmeler, eskiden çekle yapılan işler bugün peşin paraya dönmek zorunda kalmış çünkü hurda demir peşin parayla çalışırken haddehanelerin de başka çaresi kalmıyor.
Bu proje, bu cesaretli insanlara saygı duruşundan ibarettir…"
http://www.gokhanbedir.com
magzedms@gmail.com

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Birol ÜZMEZ : MADENCİLER FOTOĞRAF GÖSTERİSİ


MADENCİLER FOTOĞRAF GÖSTERİSİ

Dünyanın en zor mesleğini yapan madencilerin sevgileri, dilekleri, çocukları, dostlukları, karaya çalmış özlemleri, umutları, zor çalışma koşulları kısacası tüm yaşamları bu karelerde bir araya geldi.

İfod ve Simurgphotos üyesi Birol Üzmez'in Zonguldaklı maden işçilerinin yaşamını belgelediği 200 fotoğraftan oluşan dia gösterisi 30 Ekim 2008 Perşembe günü ... saat 19.30 da İzmir Sanat Oditoryum salonu'nda gerçekleşecek.

Üzmez'in 1989 -1993 yılları arasında Zonguldak'ta gerçekleştirdiği çekimlerinde Madencilerin 1990 yılındaki grevi ve Ankara yürüyüşü ile 1992 yılında 213 madencinin ölümüyle sonuçlanan Kozlu grizu faciası da fotoğraflarının arasında yer alıyor.

BİROL ÜZMEZ

Zonguldaklı maden işçilerinin iş ve günlük yaşamlarını fotoğrafladığım bir dönemde , 1990 yılının Kasım ayında, Zonguldak Grevi yaşandı. İşçisinden esnafına tüm Zonguldak'ı harekete geçiren grevde, işçiler, 36'ncı günden sonra Ankara yoluna düştüler.

Zonguldaklı madencileri fotoğrafladığım dönemim üzerinden 18 yıl geçti. 2008 yılında tüm arşivimdeki binlerce fotoğrafı tek tek ayıklayarak içlerinden 200 kadarını seçtim ve bir fotoğraf gösterisi haline getirdim. Yıllarca gözüm gibi koruduğum negatiflerimi tıpkı maden ocağından gün ışığına çıkan madenciler gibi ilk kez gün yüzüne çıkarmanın heyecanıyla doluyum. Bu gösterimde, Madencinin çilekeş yaşamlarını, çalışma, barınma koşullarını grev ve yürüyüş görüntüleriyle birleştirerek sunmaya çalıştım.

Kömür madeni şehri olan Zonguldak'ta doğdum ve büyüdüm. Bu avantajla maden işçilerinin yaşamına içeriden bir gözle bakmaya çalıştım.
Fotoğraflarımın tamamı siyah beyaz negatif ve diapozitif fotoğraflardan oluşmaktadır

biroluzmez@gmail.com
www.simurgphotos.org
GSM . 0 505 3173001








YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

HSBC “Görmek Dokunmaktır” Fotoğraf Yarışması sonuçlandı.


HSBC ve Fotoğrafevi’nin işbirliğiyle düzenlenen “Görmek Dokunmaktır” Fotoğraf Yarışması sonuçlandı.
HSBC Bank A.Ş. ve Fotoğrafevi’nin işbirliğiyle düzenlenen “Görmek Dokunmaktır” Fotoğraf Yarışması’nda birincilik ödülünü, “Batak” adlı portfolyosuyla Simurgphotos üyesi Arkeolog ...Soner Yaman aldı. 365 fotoğrafçının 430 portfolyoda toplam 4 bin 979 fotoğrafla katıldığı yarışmanın ödül töreni, akademi, sanat ve fotoğraf dünyasından önde gelen isimlerin katılımıyla yapıldı. Yarışmada birinciliği kazanan Soner Yaman, 15.000 YTL, ilk 10’a giren portfolyaların sahibi genç fotoğrafçılar 1.000’er YTL’lik para ödülü kazandı.



Yarışmanın sergisi, Fotoğrafevi’nde 2 Kasım 2008’e kadar ziyaret edilebilecek.



YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

BUFSAD'IN 2008 ONUR KONUĞU : AMI VITALE



Dünyaca ünlü fotoğrafçı Ami Vitale, Ekim ayında "Full of Grace" sergisi ve "Reaching Beyond Borders" fotoğraf atölyesi ile BUFSAD'ın konuğu olacak.

Ekim ayında gerçekleştirilecek olan sergi, Ami Vitale'in dünyanın çeşitli yerlerinde çektiği fotoğraflardan oluşuyor.

Sınırların Ötesine Erişmek atölyesi ise, bilhassa ...belgesel fotoğrafta çok önemli olan insanların arasında var olan görünmez sınırları aşmak ve samimi, dürüst ve derin fotoğrafları ortaya çıkarmak üzerine kurulu.

12 - 14 Ekim 2008 tarihinde BUFSAD Dernek Merkezinde yapılacak atölye, çekim uygulaması ile birlikte yapılacaktır.

Istekli katilimcilarin fiyat ve diğer detaylar için bilgi@bufsad.org veya utku@utkukaynar.com 'a e-posta yoluyla başvurmalıdır.

Başvurular, 5 fotoğraftan oluşan portfolyo sunumu ile birlikte yapılacaktır.






Ami VITALE diğer fotoğrafları için www.amivitale.com

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

İZ DERGİSİ'NİN 17. SAYISI BAYİLERDE



BU SAYIDA NELER VAR...

Güney Afrika'daki ırk ayrımcılığı ile İngiltere'deki sosyal ayrımcılığı yıllar boyunca belgeleyen ve “İyi bir -tek- fotoğrafın duygusal olarak çok tatmin edici olabileceğini, ancak iyi bir fotoröportajın ise iyi bir profesyonellikle alakalı olduğunu” söyleyen Ian Berry'den bir seçkiyle başlıyoruz bu sayımıza. Kapak fotoğrafında da görüldüğü gibi, Güney Afrika'da yıllar süren ırk ayrımcığıyla mücadelenin başarıyla sonuçlanmasında, “siyahlar”ın yanı sıra bazı “beyazlar”ın da emeği var. Halûk Çobanoğlu, yıllar öncesinden ...hatırladığı bir anısından yola çıktığı yazısında bir saygı selamı gönderiyor Ian Berry ve diğerlerine.

Sonbahara giriş yaptığımız şu günlerde açık denizlerde dolaşacağız bir süre. Önce Jean Gaumy'nin objektifinden “yurtları deniz olan”ları misafir edeceğiz sayfalarımızda. Onlar ki, “yaşamlarını denizden sürdürenler”dir; fırtınalar, dalgalar, uzun ayrılıklar, tuz serpintileri şekillendirir, kendine özgü kılar yaşamlarını.

Kıyıda yaşamış bir çocuk olarak, limandan ayrılan gemilerin kanal boyunda gidiş gelişlerini, teknelerin dizildiği rıhtımları, balık pazarında fıçılar dolusu balığı ve dövmeli koca adamlarla hınca hınç dolu balıkçı meyhanelerini ve tezgahların üstündeki boş bardakları hatırlayan Stephan Vanfleteren'in sayesinde, yıllardır zor durumda olan Flaman balıkçılığını sürdürmeye çalışan balıkçıların portreleriyle yüz yüze geleceğiz daha sonra.

“Denize dair” serimizin sonunda “umut yolculuğu”na çıkacağız denizin dibine doğru. Recep Dönmez'in dünyanın farklı coğrafyalarındaki denizlerin derinliklerine yaptığı yolculuğun kayıtlarını paylaşacağız Ahmet Tulgar'ın yazısı eşliğinde. “Çünkü derinlik kavramı insanı çeker. İnsanın denizin dibine olan merakı dünyanın sırrına, sırlarına vakıf olma isteğinden kaynaklanır. İnsan denizin dibine inerken, denizin derinliklerine dalarken içinde hep dünyanın bir sırrıyla, dünyanın sakladığı bir şeyle karşılaşma umuduyla yapar bunu.”

İki World Press Photo Ödülü sahibi ve Vu fotoğraf ajansı üyesi Isabel Muñoz'un imgelerinde farklı kültürlere rağmen insan olmanın ortak yazgısının görünümleriyle yüzleşeceğiz bu kez. Ayşegül Sönmez'e göre, “fotoğraf sanatıyla hesaplaşmadan fotoğrafı, görmeyi ve bakışı yüceltiyor” Muñoz'un imgeleri. “İnsan olmanın ortak trajik yazgısını da sorgularlar bir yandan. Bu yazgının kişilerini kimi zaman tango yaparken, kimi zaman elinde silahıyla görüntülerken bakanı doyururlar.”

Arslan Sükan'ın 2004-2008 yılları arasında New York, Paris, Milano ve Paris'te; Prada, Alexander Mcqueen, Givenchy, Dior, Victor&Rolf, Pucci, Costume National gibi modaevlerinin kulislerinde çektiği fotoğraflarda önde, podyumda, bakışların işlemediği mükemmel bedenler, ifadesiz yüzler; arkada ise, kuliste soluğunu, ifadesini gizleyemeyen, kırılgan, telaşlı, vurdumduymaz, gergin, heyecanlı, bol sıfatlı özneler göreceğiz.

Gençİz sayfalarında tanışacağımız Ömür Değirmenci'nin, sanki çok eskiden geliyormuş, sanki günümüze ait değilmiş gibi duran Sirkeci-Halkalı hattında gidip gelen banliyö trenlerini, bütün bakımsızlığı ve yılların yıprattığı eskimişliğiyle belgelediği serisiyle bitireceğiz 17. sayımızı.

Üçüncü yılımızın son sayısında buluşmak üzere...

Künye

Genel Yayın Yönetmeni : Ara Güler
Koordinatör : Hasan Şenyüksel
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü : Umut Sülün
Sanat Yönetmeni : Ayşegül Aydemir
Reklam ve Halkla İlişkiler : Gölnur Cengiz
Tasarım : Fenni Özalp, Sibel Limberg(1. sayı)


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

FOTOĞRAFTA ‘ETİK’ SORUNU

Türkiye’de son yıllarda belgesel fotoğraf üzerine konuşmalar/tartışmalar sürdükçe ben de yazılarımda okuyucu ile paylaşmaya çalışıyorum. Geçen yazımda ‘fotoğrafçının tutumu’na değinirken etik kavramına da kısmen değinmiştim. Bugünlerde bu kavramları anımsamak, kapsamlarını, içeriklerini yinelemek gerekli görünüyor.

Çağımızda ciddi bir problem olan kültürel yozlaşma ne yazık ki fotoğraf üreten kimi ‘sanatçı’ları da etkilemiş gözüküyor. Günümüz sanatçıları her ne kadar piyasa koşullarına teslim olmadıklarını, teslim olmamak için direndiklerini söyleseler de ...gerçek böyle değil.

Teknolojik gelişimin hız kazanması ve fotoğraf makinelerindeki gelişimi fotoğrafta yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirirsek bu yeni durum, fotoğraf alanında birçok kabul görmüş değerlendirmelerin, tanımların, kavramların yeniden tanımlanmasını, kavramlaştırılmasını da gerekli kılmaktadır.

Bu yeni durum karşısında “belgesel fotoğrafın kendine özgü, yalnız kendine ait bir etiği ve estetiği olmalı” tezinde bulunsak birçok fotoğrafçı buna karşı çıkacaktır. Yine de deneyelim. Bir de belgesel fotoğrafı, genel fotoğraf alanından ayrı bir alan olarak tanımlasak kıyamet kopar mı acaba? Bunu da bir düşünelim.

Hâlâ tartışılmakta olan belgesel fotoğrafın tanımının yapılması, içeriğinin tespiti, salt belgesele özgü olanın belirlenmesi ve o tanıma göre etik konusunun irdelenmesi zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Bir fotoğrafçının üretirken yaratıcılığına en uygun alan kurmaca, deneysel ya da kavramsal fotoğraftır. Bu alanda fotoğrafçı kendine özgü, kişisel fotoğrafını yaratabilir. Fotoğrafçı, her türlü malzemeyi bir kurguya göre şekillendirir, onları kendi fotoğraf öznelinin nesnesi yapabilir. İnsanı da kendi kurgusunun bir parçası olarak kullanabilir.

Belgeselde durum böyle değildir. Ya da böyle olmamalıdır. Belgeselde fotoğrafçı ondan bağımsız olarak, kendi gerçekliği içinde var olan malzemeyle çalışır. Burada her malzeme olduğu gibidir. İnsanı da olduğu gibi kabul eder. Görüntü fotoğrafçının isteğine, keyfine, öznelliğine, dünyasına göre kurgulanmaz, belgesel malzemesine göre tasarlanır ve malzemeye rol biçilmez, onların kendi rollerini üstlenmesine izin verir. Ama bunu yaparken kendi gerçeğinin (öznelinin) izini de sürer. İşte etik sorunu da burada başlar. Sanat fotoğrafında ya da fotoğrafın sanat için kullanımında (bundan sonraki tekrarlarda kısaca sanat fot. diyeceğim) malzeme, fotoğrafçıya göre konumlanır. Belgeselde ise fotoğrafçı malzemeye göre konumlanır. Sanat fot.da ve belgeseldeki bu konumlanma etik ve estetik ilişkilerine de yansır. Sanat fot.da estetik önce gelirken etiği belirler, yönlendirir, hatta değiştirir. Belgeselde ise etik önce gelir ve estetiği belirler, yönlendirir. Sanat fot.da fotoğrafçının gerçeği öncedir. Belgeselde malzemenin gerçeği önce gelir.

Belgesel fotoğrafçı nesnelerin gerçeği için kendini aracı kılar. Sanat fot.da fotoğrafçı kendi fotoğrafını öznel olarak kurar (öznele göre, öznel öncelikli ve de estetik öncelikli). Belgesel fotoğrafçı ise ‘nesnel’dir, fotoğraftan yararlanarak nesnelerin dünyasını anlatır (nesneye göre nesnel öncelikli ve tabii ki etik öncelikli).

Buradan belgeselci için estetik gereksizdir sonucu çıkmaz. Nesnelerin dünyasını anlatırken (etik duruş), amaca ulaşmak için nesnenin gerçekliğine bağlı kalarak estetik bir dünya oluşturabilir. Bu da bir etik duruştur aslında. Belgeselci de eninde sonunda fotoğrafçıdır ve kendi gerçeğinin, öznelinin peşindedir. Ancak belgeseldeki kurmacaya göre, fark kişisel olarak peşinde olduğu gerçeğin, gerçekliğin aranmasında irdelenmesinde, yansıtılmasında tutulan yoldur, benimsenen yöntemdir. Gerçeğin, gerçekliğin görülmesinde, algılanmasında, onların kendilerini, kendi gerçeklerini, kendi ‘rollerini’ oynayarak yansıtmalarına olanak sağlar. Burada sorun, belgesel fotoğrafçının öznel yorumuyla (yansıtmasıyla), nesnel dünyanın gerçeğinin çelişmemesi, ters düşmemesidir.

Ve son olarak belgesel fotoğrafta ‘kurmaca’ ölçüsünün, ‘nesnel’ duruşu gölgelememesi, ona baskın çıkmaması gerekir.

Etik kavramının her şeyden önce insan hakları alanıyla bağlantılı olduğu unutulmamalıdır. Fotoğrafçı her öngörüyü sorgulayabilmeli, her değeri yeniden irdeleyebilmelidir ve tüm bu arayışlarına düşünsel bir zenginlik kazandırabilmek de zorundadır.

Murat YAYKIN
www.laleperaytek.com

Uyarı:Sitemizde yer alan yazılar yazarlarından izin alınarak yayınlamakatdır

YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

" 4857 " Beyoglu Sinemasin'da


“4857”

Belgeselinin ilk gösterimi 12 Haziran Perşembe günü 21.30’da BEYOĞLU SİNEMASI’NDA


16 Haziran grevinin arifesinde, ekonomik büyümenin, esnek çalıştırmanın, iş kazalarının ve direnişin isimlerinden biri haline gelen Tuzla Tersaneler Bölgesi’ne “dört bir yandan bakan”, duyan, dâhil olan “4857” filmini beraber seyredelim.

Gösterim ertesinde belgeselin yönetmenleri ..... ile bir söyleşi gerçekleştirilecektir.

4857

Documentary BELGESEL 2008 33’
TÜRKÇE/ ENGLISH SUBTITLE



Tuzla Mezarlığı, Tersaneler Bölgesi’ni kuşbakışı görür. Mezarlığın olduğu tepeden aşağı doğru inmeye başlayın. İşte solda geniş askeriye arazisi. Yemyeşil ve insandan arındırılmış. Sonra bıçakla kesilmişçesine betonarme apartmanlar başlar. Tuzla Havzası’nda çalışan işçilerin evleri, sabah yediden itibaren “dışarıda”, tersanelerde, deri sanayide, yan sanayide çalışanlar tarafından boşaltılır. Aile evlerinin arasına, ailelerin özlemi ve yataklarla doldurulmuş bekâr odaları karışır. Tepe aşağı devam edin, geminin ufacık parçalarını üreten atölyeler, E5 İçmeler Köprüsü’nün dinmeyen gürültüsü, dört yol ağzındaki hiç boşalmayan amele pazarı, banliyö treninin sesi. İçmeler İstasyonu’nu geçin, işte neredeyse Türkiye’nin bütün tersaneleriyle bezeli Aydınlı Koyu. Kırksekiz ayrı kapıdan her gün geçen işçiler, yüz insan boyu vinçler, saçlar, onları birleştiren hız ve terdir. Tersanelerin zaman birimi yere düşen izmarit, endişesi ölüm ve geçim, umudu ve derdi, hepimizin umudu ve derdidir. Tuzla Mezarlığı, Tersaneler Bölgesi’nin kuşbakışı görür.

Tuzla Cemetery overlooks Tuzla Shipyards. Start walking down the cemetery slope. On your left is the military zone. Green and free of humans. Then all of a sudden you see nothing but concrete blocks of flats. The workers leave their homes around seven in the morning to work “outside”, in the shipyards, in leather and side industries. Among the family flats you can also find bachelor apartments filled with beds and longing for the family. Keep walking down the slope: factories manufacturing small ship parts, the unceasing roar from the İçmeler Köprüsü on the E5 freeway, the never empty labor pick-up strip at the crossroads, the sound of the local express train. Walk pass the İçmeler stop, and here is Aydınlı Bay packed with almost all of Turkey’s shipyards. The workers who go through forty eight different doors everyday, hundred men high cranes, steel sheets, the speed and sweat which merge them into one. Time in the shipyards is measured by the fleeting instant a cigarette bud is dropped on the floor, the split second between making a living and death, between hope and pain, theirs and ours. Tuzla Cemetery overlooks Tuzla Shipyards.


------------------------------------------------------------------


“4857” belgeselinin çekimleri Ekim 2007-Haziran 2008 arasında gerçekleşti. Ekim 2007’de ard arda gelişen işçi ölümlerinin ertesinde, DİSK/Limter-İş Sendikası’nın çağrısı ile, çağrıya olumlu cevap veren TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, İstanbul Tabip Odası, İşçi Sağlığı Enstitüsü ve akademisyenlerden oluşturulan Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu’nun rapor çalışmaları da başlamıştı. Komisyon üyelerinin, o dönemde tersenelere giriş izni alamadıkları için çeper bölgelerde, işçi kahvehanelerinde, evlerde, çalışan mühendis ve doktorlarla Oda ofislerinde gerçekleştirdikleri mülakatları yakından takip ederek işe girişen Petra Holzer, Ethem Özgüven, Selçuk Erzurumlu ve Ömer Öztürk’den oluşan belgesel ekibi, Ekim’den beri Tuzla’ya vuran, kaçan, Tuzla’da oluşan pekçok farklı olaya şahit oldular. Hiçbir ulusal veya uluslararası kurumdan destek almadan yapılmış ve kolektif bir emek ürünü olan bu bağımsız belgesel, Tuzla’daki ölümlerle gündeme gelen yaşamı görünür hale getiriyor. Sürecin tüm muhatap ve müdahillerine, ulaşabildiği ölçüde yer veriyor, fakat üst üste koymuyor. “4857”, kaynak ışığından, raspa tozlarından, eş ağıtlarından, inatçı direniş sloganlarından, soğukkanlı açıklamalardan kendi müziğini buluyor. “Tuzla’da 4857 no’lu yasa uygulansın” talebinin hayatına dokunduğu insanları görüyor, gösteriyor.

Aslı Odman

------------------------------------------------------------------
Kamera / CAMERA
SELÇUK ERZURUMLU
ÖMER ÖZTÜRK
ETHEM ÖZGÜVEN
Montaj / EDITING
SELÇUK ERZURUMLU
ÖMER ÖZTÜRK
PETRA HOLZER
Ses / SOUND
SERKAN ÇİFÇİ
BÜLENT ÖZCAN
Tercüme / TRANSLATION
ITIR ERHART
ASLI ODMAN
Yönetmen / DIRECTOR
PETRA HOLZER
SELÇUK ERZURUMLU
ETHEM ÖZGÜVEN
Teşekkürlerle – Many Thanks to
OSMAN UMUROĞLU
NEVRA AKDEMİR
AYNUR ÖZBAKIR
ZAFER TOPALOĞLU
CAN AYDIN
MUSTAFA YAZICI
ULAŞ BEŞOKLAR
TOLGA KUTLUAY


Kapak fotoğrafı: Alaattin Timur
Beyoğlu Sineması’na içten teşekkürlerimizle…



Daha fazla bilgi veya görseller için:
Petra Holzer:petramh@yahoo.com
Itır Erhart: ib219@yahoo.com
Nevra Akdemir: nevranin@gmail.com
Aslı Odman: odman@bilgi.edu.tr


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

Fotoğrafçı Cornell Capa öldü


En iyi fotoğrafçılar yavaş yavaş yokolup gidiyorlar.

Fotoğrafçı Cornell Capa öldü


International Center of Photography'nin kurucularından, uzun süredir Parkinson hastası olan Cornell Capa, 23 mayıs cuma gecesi New York'taki evinde yaşama veda etti

1918 yılında Budapeşte'de doğan sanatçı, 1936'da erkek kardeşi, ünlü fotomuhabir Robert Capa'nın ..., yanına, Paris'e geldi. Kardeşi ve Bresson gibi önemli fotoğrafçıların baskılarını yaparak mesleğe adım atan Capa, 1937'de taşındığı New York'ta Life gibi önemli dergilerin karanlık odalarında çalıştıktan sonra 1939'da ilk fotografik hikâye serisini yayınlattı. Life dergisinde kadrolu fotoğrafçı olarak devam ettiği kariyerine, Robert Capa'nın 1954'te öldürülmesinin ardından, kardeşinin kurucularından olduğu Magnum Fotoğaraf Ajansı'nda devam etti. Burada savaş muhabirliği dâhil pek çok haber fotoğrafı çekti. Toplumsal konulara duyduğu ilgi arttıkça fotoğraf makinesini Latin Amerika'daki fakirlik, politika, Amerika'daki sosyal sorunlar ve Adlai Stevenson'dan JFK'ye güncel Amerikan politikalarıyla ilgili projeler için kullandı.
Kardeşi Robert Capa ve görevde hayatını kaybeden diğer fotomuhabirlerin anısına 1966'da International Fund for Concerned Photography'nin kurulmasını sağladı. Genç fotoğrafçılara dersler veren, sergiler düzenleyen ve kitaplar yayımlayan fon, 1974 yılında International Center of Photography'nin kurulmasının yolunu açtı. Capa 1994 yılından bu yana oluşumun unvanını taşıyan kurucu yöneticisiydi.
Dünyanın çeşitli yerlerindeki zulümlerin, dramların karşısında fotografik imajı güçlü bir araç olarak kullanan sanatçı, daha iyi bir dünya yaratma yolunda en güçlü silah olarak yine fotoğraf makinesini kullandı.




Cornell Capa nın Porfolyosu İçin TIKLA


YAZININ DEVAMINI OKUYUN...>>

top